Uluslararası durum ve Marksist-Leninistlerin Görevleri – 2021

1- Korona Virüsü Salgınının Ekonomik ve Toplumsal Sonuçları

1. 2020 yılı, korona virüsü salgını ve birçok analistin 2018’den beri gelişini gördüğü, asıl olarak kapitalizmin içsel çelişkilerinin, kapitalist üretimin pazarlardan daha hızlı büyümesinin neden olduğu, ancak salgının daha da ağırlaştırdığı ve onunla birlikte gelişen kapitalizmin küresel özellikte yeni bir ekonomik krizinin patlamasıyla damgalandı.

2. 2019’da, küresel sanayi üretim hızı, bir önceki yıla göre %3,1’den %0,9’a, ticaret hacmi %3,4’ten %-0,4’e düştü. Küresel ticaretteki %-0.4’lük daralmaya rağmen, endüstriyel üretim hızı, yüzde 1’e gerilemesine karşın, pozitif kaldı. Ancak ekonomik yavaşlamanın işaretleri ortaya çıktı; Avrupa, örneğin, durgunluk dönemine girdi ve bir krizin işaretleri yükselmekteydi. Küresel piyasalarda çalkalanmalar vardı, ancak ilk düşüş salgınla birlikte 2020’nin ilk çeyreğinde başladı.

3. Salgının patlamasıyla, dünya sanayi üretimi, ilk ve ikinci çeyreklerde, sırasıyla, %-3,8 ve %-6,6 düştü; bu düşüşü dünya ticaretindeki %-2,7 ve %-12,2 düşüşler takip etti. 2020’de, yeni yatırım olmadı ve düşük kapasite kullanımı yaygındı, dünya ticaret hacmi bir önceki yıla göre %5,3 düştü ve endüstriyel üretim %4,2 düştü –negatif büyüme.

4. Salgın bu krizin nedeni değildi, fakat salgının yaygınlığı ve derinliği onu daha da ağırlaştırdı. Gerçekten, salgın hemen hemen bütün ülkeleri ve ekonomik sektörleri aynı anda çok çabuk etkiledi ve kapitalist sisteme özgü bir olay olan üretim güçlerinin ana bileşeninin, emek gücünün tahribatını daha da belirginleştirdi. Sanayi merkezlerin büyük çapta kapanmalarına ve kitlesel işten çıkarmalara neden oldu (1,6 milyon işyeri kapandı). Milyonlarca kadın ve erkek, bazıları düşürülmüş ücretlerle, bazıları hiç ücret almadan hiçbir sosyal ve gelecek güvenceleri olmadan ve üstüne üstlük kapitalistler işçi sınıfının kazanımlarına ve mücadele ile elde ettiği sosyal haklara saldırırken, çalışıyor veya işsiz durumdalar. ABD’deki işsizlerin sayısı salgının patlamasından sadece altı hafta sonra 10 milyon arttı (2008 krizinde, Birleşik Devletler (ABD) bu sayıya 18 ay sonra ulaşmıştı). Nisan 2020’de yayınlanan bir işgücü raporunda, Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), 3.3 milyarlık küresel işgücünün %81’i (2.670 milyon) tamamen veya kısmen işyeri kapanmalarından, çalışma saatlerinin esnekleştirilmesinden ve düşük ücretlerden etkilendiğini belirtiyor. ILO, bu salgının etkilerinin 2008-2009 kapitalist krizininkilerden kıyaslanamayacak derecede büyük olduğunu tahmin ederek “Salgın çalışma zamanı ve gelir üzerinde dünya çapında yıkım etkisi yaptı” diyor.

5. Öte yandan, esas olarak iletişim sektörü ile bağlantılı bazı sektörler skandal bir şekilde zenginliklerini arttırdılar. Salgının başlangıcından itibaren, WallStreet milyonerlerinden en önemli 12’si zenginliklerini, aralarında 1’er milyar dolar fark olacak şekilde %40 arttırdı.

6. Küçük işletmelerde çalışan işçilerin büyük kısmı yanında, küçük üreticiler de bundan kurtulamadı; bunların birçoğu salgın süresince etkilendiler. Gerçekten de, kapanmanın başlangıcında, dünyadaki işgücüne dahil nüfusun yarısı (3.300 milyon işçinin 1.600 milyonu) küçük işletmelerde çalışan işçilerdi, gelirlerinin %60’ını kaybettiler (bu kayıp Afrika ve Amerika’daki işçiler için %80’e kadar çıktı).

7. Esasen, her krizde olduğu gibi, gerçek zararlı çıkanlar işçiler ve halklardır. Ve 256 milyon insan en yoksul nüfusa dahil oldu. Bunun bir sonucu olarak, Kovid-19 öncesi 149 milyon olan, açlık sınırı ve altında yaşayan insan sayısı, salgın sırasında 270 milyona yükseldi. Yoksulluk ve aşırı yoksullukta en büyük yükselme bağımlı ülkelerde görüldü. Salgın, bu ülkelerdeki nüfusun büyük çoğunluğunun, düzensiz olan geçim kaynaklarını kaybettiklerinden en temel ihtiyaçlarını bile karşılayamadığını açığa çıkardı.

8. Vurgulanması gereken bir nokta da, salgının, neo-liberal özelleştirmeye uğratılan ve kasıtlı olarak marjinalize edilen sağlık sistemlerinin, özellikle en yoksulların artan nüfusunun acil sağlık hizmeti taleplerini karşılayamadığı bir zamanda ortaya çıkmasıdır. Gerçekten de, krizin sağlık ve toplumsal etkileri esas olarak yoksullar üzerine çöktü. İşyerlerinin kapatılması, kısa veya uzun vadeli her türlü etkinliğin askıya alınması ve hemen bütün nüfusun karantinayı alınmasının etkileri çabucak hissedildi. Burjuva hükümetlerin toplumsal politikalarının gerçek yüzü bütün dünyada açığa çıktı. Yaşlı, yardıma muhtaç ve özel ihtiyaçları olan insanlar gibi nüfusun en korunmasız bölümü kendi kaderlerine terkedildi.

9. Salgın sırasında, her türlü sömürüye maruz bırakılan kadın işçilerin, hem aile içinde hem de işyerleri ve toplum içinde artan şiddetin mağduru olduklarını önemle belirtelim. Kapanma önlemleri virüsün yayılmasını sınırlandırırken, aile içi şiddete maruz kalan kadınlar, kızlar, çevrelerinden, insanlardan ve onlara yardım edebilecek kaynaklardan daha çok uzak kaldılar. Kovid-19’a yakalananlar sağlık sistemini felce uğratmayı sürdürürken, aile içi şiddete karşı sığınma evleri ve yardım hizmetleri türünden hizmetler maksimum kapasitelerine ulaştılar. Dünyadaki her üç kadından biri, esas olarak kendi eşlerinden, fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor. Kadın ve kızlara karşı şiddet bir insan hakları ihlalidir.

10. Yakın tarihte, ilk defa, yüz milyonlarca çocuk, kapanma sonucunda, uzun bir süre okullarına erişimden mahrum bırakıldılar. Kısmi açılmadan sonra bile, bu çocukların psikolojik ve toplumsal durumu daha da kötüleşti. Bu, orta öğrenim ve üniversite öğrencileri için de böyledir. Onlar, emek piyasasına giren genç insanların yükselen işsizliği bir yana, kitlesel psikolojik sorunları tetikleyen, geleceklerini ciddi bir şekilde tehlikeye sokan tecrit sınırlamalarına mahkum edildiler. Bu yükselen işsizlik ve hatta daha da çok bazı ülkelerde var olan toplumsal eşitsizlik, birçok genç insanın dayatılan toplumsal durumu kınamalarına ve krizin mağdurları olmayacaklarını ilan etmelerine neden oldu.

11. Ekonomi cephesinde, insanların ve ülkeler arası ticari malların bir yerden başka yerlere hareketinin kesintiye uğraması ve kara, hava ve deniz sınırlarının, virüsün yayılmasını önlemek için kapatılması, yalnızca uluslararası ticarete değil aynı zamanda ekonomiye, yerel ve uluslararası turizme ve bunlarla bağlantılı sektörlere (el-işleri, hizmet ve diğerleri) devasa toplumsal yankılar yaratan darbeler vurdu. Hatta aynı ülke içinde bölgeler arası seyahatler bile sınırlandırıldı.

12. Küresel tedarik zincirleri bozuldu ve çalışmanın sürmesini sağlayan stratejik yedek güçlerin olmaması nedeniyle; küreselleşme sözde ‘tam zamanında/ucu ucuna’ tedarik zinciri üzerine kurulu, kuramsal olarak kesintiye uğratılamaması gereken bir taşıma ağından oluştuğundan, ihracat önemli ölçüde azaldı. Halen uygulanmakta olan mekanizmaların, bütün şartlar altında üretimin devamlılığını sağlayamadığı ortaya çıktı. Bütün sektörlerde, özellikle de fiyatları salgın öncesinde hayal edilemeyecek seviyelere düşen enerji sektöründe muazzam zararlar gerçekleşti. Aynı durum, muazzam zararlara uğrayan hava taşımacılığı için de doğrudur.

13. Kamu borçları, İkinci Dünya Savaşı’ndan beri en yüksek seviyesine ulaştı. Bu borcun çoğu uluslararası şirketlerin muazzam borcudur. Öte yandan, milyarlarca dolar hisse senetleri piyasasında ve vergi cennetlerinde spekülatif amaçlarla işletilmektedir. Ekonomik etkinlik daralırken, şirketler kurtarılmak üzere sıraya girdiler. Buna ek olarak, yolsuzluk, salgın önlemlerine ayrılan kaynaklara bile tenezzül edilen yaygın bir olay haline geldi. Sonuç olarak, tahminen 1.3 trilyon dolar kayboldu.

14. Bağımlı ülkeler, uluslararası mali sermayeye bağlılıkları nedeniyle ağır bir şekilde etkilendiler. Dünya Bankası ve IMF, bu ülkelerin bazılarının borç ödemelerini askıya almaya varıncaya kadar müdahalede bulundu ve bu amaçla fonları harekete geçirdi. Ancak varlıklı siyasetçiler, borç bağımlılığının temel yapısının yerinde kalmasını temin için, Paris Kulübü (resmi alacaklılar) ve Londra Kulübünü (özel alacaklılar) Güney ülkelerinin önemli herhangi bir borç ertelemesini veya borç iptalini reddetmeye zorladılar.

15. Emperyalist ülkelerin hükümetleri, iflas durumunu bertaraf etmek için tekellerin yararına kurtarma paketlerini uygulamaya koydular. Küresel salgın ilerledikçe, merkez bankaları, ABD Merkez Bankasını izleyerek, hisse senetleri piyasasına taze para sağlamak üzere faiz oranını indirirken, bu hükümetler, sermayenin çıkarlarını korumak için büyük miktarlarda parayı tekrar kenara ayırdılar.

16. Siyasi alanda, en liberal ülkelerde bile, virüsün yayılmasını kontrol altına almak, aynı zamanda da geniş kapanmayı dayatmak ve bazı temel hakların altını oymak için devlet müdahalesinin yükseldiğine tanıklık ediyoruz. Örneğin, Hindistan’da, diğer bazı ülkelerdeki gibi, hükümet, emeği koruyan yasaları geri çekti ve aynen sağlıkla ilgili bazı sektörlerde işgününü 12 saate uzatan bir yasanın geçirildiği Almanya’da olduğu gibi çalışma gününü uzattı. Brezilya ve Güney Afrika’da, en fakir işçi ve köylülerin evlerinden ve topraklarından çıkarılıp atılması olağan hale geldi.

17. Avrupa Birliği (AB) gibi büyük bölgesel gruplar, kendilerinin salgın durumunda ortak bir tutum takınamayacaklarını ispatladılar. Örneğin, AB, virüsün yayılmasından etkilenen İtalya’nın yardımına koşamadı. Bu, halklar arasındaki, bu topluluğun, Avrupa halklarının bir birliği olmaktan uzak, sermaye ve uluslararası şirketlerin birliğinden başka bir şey olmadığı yolundaki düşünceyi doğruluyor. İlk dalgadan sonra, AB, kendisinin emperyalist bir proje olmasına uygun olarak, sermayeyi kurtarmak için harekete geçti; politikalarıyla, işçi sınıfı ve genel olarak halkların yaşam ve sağlığı üzerinden sermayenin kâr peşinde koşmasına önem verdi. Hatta birkaç gözlemci onun çökmesinin an meselesi olduğuna ilişkin tahminde bulundular.

18. Burjuvazi, birçok ülkede, demokratik özgürlükleri önemli derecede sınırlayan “Sağlıkta Olağanüstü Hal”i uygulamaya koydu. Olağanüstü hal yasaları çok sayıda ve kararlar “sınırlı kurullar“da alınıyor, baskı ve devriye güçlerinin hedef ve yetkileri genişletiliyor. Polis şiddeti olağan bir olay haline geliyor. Polis devleti devlet modeli oluyor. Bazı ülkelerde salgın nedeniyle yükselen çalışma isteği, özellikle gençliğin etkin olduğu işçi sendikalarının ve avukatlar, öğretmenler ve kültür işçileri gibi diğer sektörlerin de katıldığı güçlü protesto hareketlerini beraberinde getirerek artıyor.

19. Salgın göstermiştir ki, devletler ve hükümetler uluslararası dayanışmaya pek önem vermiyorlar; onlar için bu, boş bir kavramdır. Bazı ülkelerin aldığı yardım, geleneksel ittifaklar veya aynı coğrafi veya siyasi bölge veya gruplaşma dahilinde değildir, ama daha çok konumlandırılacakları uluslararası ilişkilerin geleceğiyle ilgilidir. Çin ve Rusya’nın İtalya, İspanya ve birkaç Afrika ülkesine yaptıkları kitlesel yardımlar bu şekilde anlaşılmalıdır. Nitekim, uluslararası yardım, emperyalistler-arası kapışmaların, büyük güçlerin nüfuz için mücadelelerinin bir yansımasıdır.

20. Kapitalizmi kurtarmak için çevre krizini kullanma:  Bu, “çevre krizi“ni “iklim krizi”ne indirgemenin ve “yeşil kapitalizm” ya da -daha kesin olarak- “Krizden kurtulmak için Yeni Yeşil Fırsat“‘ı önermenin mekanizması olmuştur. Bu “Yeni Yeşil Fırsat“, basit olarak, ne yeşil teknoloji pilleri ve ekranları için gerekli kobalt, lityum ve diğer mineral madencilerini dikkate alma, ne de bu tutumun petrol sektörünün de içinde olduğu daha birçok sektör üzerindeki  etkilerini düşünmedir, o,  özel enerji şirketlerinin karbondan yenilenebilir yakıtlara geçişini sağlamak üzere kamu kaynaklarının kullanılmasıdır.

21. Krizin açığa çıkardığı bir şey varsa, o da, hükümetlerin aldıkları tüm önlemlerin yurttaşlarının sağlığına ilişkin en küçük bir endişelerinin olmadığı; ama insan hayatına, işçilerin sağlığına etkileri ne olursa olsun, sermayeyi ve şirket etkinliklerini koruma ve üretim ve kârlarını eski duruma getirmeye yönelik olduğudur.

II – Emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesi

22. Uluslararası kapitalist düzen, emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesiyle karakterizedir. Bugün, ABD emperyalizmi, yalnızca Çin ile değil, aynı anda birden çok emperyalist rakiple açık çelişki halindedir. Gerçekten de, çelişkiler ABD’yi, Avrupa Birliği, Rusya Federasyonu, Japonya gibi, klasik rakipleriyle yarıştırıyor. Zaten kırılgan olan siyasi ve ekonomik dengeler artan bir şekilde bozuluyor. Dünya Ticaret Örgütü çerçevesinde oluşturulmuş olan çok taraflı anlaşma ve uyuşmalar klinik olarak ölmektedir. Korumacı önlemler, 2017’den beri ticari savaş mantığının galibiyetini göstererek, her iki tarafa da yüksek tarife dayatmalarıyla ortaya konmuş bulunuyor. Bu yalnızca Çin-ABD savaşıyla sınırlı değil, Avrupa Birliği’nin hem ABD hem de Çin ile çelişki içinde olması gibi, başka ekonomik gruplaşmalara da uzanıyor. Dünya Ticaret Örgütü çerçevesinde yapılan çok taraflı anlaşmalar uygulamaya sokulmazken, aniden ikili anlaşmalara dönüldü. Çin Asya’da ve Avrupa Birliği ile serbest ticaret anlaşmalarını yaptı. Böylece dünya ticareti bu savaştan etkileniyor. Ancak, bu, Çin’in kitlesel miktarlarda sermaye ve mal ihracatını, krediler açmasını ve belirli bir zamana kadar ABD’nin arka bahçesi olarak düşünülen Latin Amerika’yı da içine alan dünyanın birçok bölgesinde, ortaklarının rejimlerinin doğasını göz önüne almaksızın yatırımlar yapmasını engellemiyor.

23. Bu emperyalistler arası çelişkiler arasında, İngiltere’nin Avrupa Birliği’nden çıkışı, her ikisindeki burjuva sektörler ve Birleşik Krallık ekonomisi üzerinde büyük etkisi olan ABD’nin çıkarları arasındaki çelişkilerin bir yansıması olan Brexit aceleyle gerçekleştirildi.

24. Bu çelişkilerin farklı görünümleri var, bunlardan biri çılgın silahlanma yarışı. Münih Güvenlik Konferansı’nın açılışında sunulan Uluslararası Stratejik Çalışmalar Enstitüsü’nün (IISS) yıllık raporuna göre, askeri harcamalar 2019’da son on yılın en büyük artışı olan %4 arttırıldı. Bu yıllık toplantının açılışında, Almanya Cumhurbaşkanı Frank-Walter Steinmier, uyarı çığlığı atarak “yıllardır barışçıl bir dünya yaratma amacında olan uluslararası işbirliği hedefinden sürekli uzaklaşıyoruz” dedi. O, “büyük güç rekabeti fikri”nin bütün gezegenin gerçekliğine nüfuz ettiğinden bahsetti. Buna, geçen yılki, ABD ile Rusya arasındaki 500-5.500 km menzilli orta nükleer güçlerle ilgili INF anlaşmasının ölümü ve uluslararası düzeni bozma riski taşıyarak 2021’de kıtalararası silahlarla ilgili Yeni Başlangıç anlaşmasının olasılıkla kaldırılacak olması eklenmelidir. Stokholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) araştırmacıları aynı çıkarımları doğruluyor. Onlar, yeni bilgilere göre, küresel toplamı 1.917 milyar dolara varan askeri harcamayla, silahlanma yarışının, on yıl içinde, hiç böylesine yoğun olmadığını söylüyorlar. ABD (685 milyar dolar) ve Çin (181 milyar dolar), en büyük küresel iki askeri bütçe, 2018’e göre 2019’da her iki ülkede de %6,6 yükselerek, geometrik olarak büyümeye devam ediyor. Yalnızca ABD’nin harcamaları geçen yıl 53.4 milyar dolar arttı. IISS direktörü “Rusya’ya yönelik endişeler, Avrupa’daki harcamaları, 2018’e göre %4,2 arttırarak beslemeyi sürdürüyor” diyor. ABD’nin geri çekilmesi korkusuyla beslenen anlayış, artan bir şekilde Asya-Pasifik üzerine odaklanmıştır. Emperyalist güçler kendilerini silahlandırıyorlar ve Suriye, Yemen ve Libya’da olduğu gibi, yerel savaşları, işgal savaşlarını körükleyerek, bağımlı ülkeleri bu askeri oyunda yer almaya zorluyorlar.

25. Washington, Çin’in askeri olarak kitlesel ve artan hızla büyümesinden gittikçe endişelenmektedir. Bu endişeler, Pekin’in, füzelere karşı savunma duvarlarını bozabilen süpersonik silahlar geliştirme eğilimleriyle destekleniyor. Çin, Pasifik’teki askeri varlığını kuvvetlendirirken, ABD savaş gemileri Karayipler, İran Körfezi ve Güney Çin Denizi’nde saldırgan bir şekilde devriye gezmektedir. Diğer bir deyişle, emperyalizmin bütün yapısı sarsılmış bulunuyor ve (Ortadoğu, İran Körfezi, Latin Amerika, Çin Denizi, Pasifik vb.) gibi geleneksel bölgelerdeki gerilimlerin yakın bir zamanda sönümlenmesi pek olası değil. Aksine, her an, yeni bir gerilimli sıcak bölgenin alevlenmesi olasıdır.

26. Kasım seçimlerindeki zaferi onaylandıktan sonra, Başkan Joe Biden “ABD’nin çok-taraflılığa geri döndüğü”nü ilan etmekte açık davrandı. O, Donald Trump’ın başkanlığında diğer emperyalist merkezlerle zayıflatılmış olan ilişkilerini eski haline getirerek, ABD emperyalizminin egemenliğini yeniden kurmayı hedefliyor. Çin ve Rusya’yla rekabete daha fazla vurgu yapmak ve NATO’daki ABD-AB bloğunu sağlamlaştırmaya gereken dikkati vermekten bahsetti.

27. Bu rekabet, özellikle Grönland ve Faroe Adaları’yla Arktik Kutbunun kontrolü üzerine bir anlaşmazlık sırasında açıklanmıştır. ABD Başkanı Donald Trump Grönland’ı satın alma girişimini ortaya atacak kadar ileri gitmişti.

28. Sermayenin teknoloji sektöründeki yoğunlaşması dikkatlerden kaçırılmamalıdır. Bu durum en azından iki endişeyi barındırıyor: birincisi, bu, yatırım araçlarının yüksek teknoloji şirketlerinde spekülatif bir balon üretiyor, ikincisi dünya çapında küresel kapitalizmin nüfuzunu arttırıyor ve sonuç olarak insanları yönetmekte kullanılan verilerin kontrolünü sağlıyor.

29. Kapitalist platformun hızlanan büyümesi, -ki ekonomik etkinlikler Internet platformlarıyla derinlemesine bağlantılıdır-, yeni yaklaşımlar ve tüketim üreten “büyük veri”nin toplanmasını ve analizini şekillendiriyor.

30. Emperyalistler arası çelişkiler artan bir şekilde keskinleşmiş durumda. Venezüella ve İran’a karşı yaptırımların sürdürülmesi emperyalist güçler arasında artık hemfikir olunan bir şey değil. Avrupa Birliği, ABD’nin tutumuna karşı çıkarak Çin ve Rusya’yla birleşiyor ki, bu da BM ve Güvenlik Konseyi kararlarının birçoğunun ihlalini oluşturuyor. Filistin hakkındaki BM çözümleri ABD tarafından hiçe sayılıyor; onun “yüzyılın fırsatı”, Arap devletlerinden, Siyonizmin varlığıyla ilişkilerini “normalleştirme”sini ve onunla Filistin halkının geçerli tarihsel haklarını gözardı ederek diplomatik ilişkiler kurmasını talep ediyor. Burada, klasik emperyalist güçlerin saldırganlıklarından hiçbir şey kaybetmediklerini ve Fransız emperyalizminin Afrika-Sahra alt bölgelerinde, Sahil-Sahra mıntıkasında, yakın zamanda Mali ve Lübnan’da kriz sırasındaki müdahalelerinde olduğu gibi, halen çok etkin durumda olduğunu belirtelim. Suriye, Libya’da yıllarca ve daha yakın zamanda Azerbaycan-Ermenistan çatışmasında  müdahalelerde bulunan Türkiye gibi ülkeler, bu çelişkilerden faydalanarak kendilerini bölgesel güç olarak ortaya koyuyorlar.

31.Teröre karşı Savaş” azalmadı, aksine, dünya çapında bazı ülkeler ve özellikle Afrika’ya yönelik emperyalist müdahalelerin bahanesi durumundadır. Bu savaşlara katılan büyük emperyalist devletler, topraklarında harekatlar düzenledikleri ülkelerin mahvedilmesinden ve binlerce sivilin ölümünden sorumludurlar. Bazen de bu kirli savaşlarını, bu ülkelerin yönetimindeki yerel çetelere “devrediyorlar“. Bu savaşların ana sonucu, bu insan topluluklarının yabancı ordulara karşı kızgınlıklarını arttırması ve çekip gitmelerini haykırmalarıdır.

32. Tekelci burjuvazi, arayışlarını, iktidarının kalıcılığını sağlamak için krizden bir çıkış yolu bulmaya yoğunlaştırıyor. Haziran 2020’deki bir önceki çözümlememizde belirttiğimiz gibi, iki olası senaryo var: Ya, esas faydalanan mali-sermaye olmak üzere, ekonomik ve toplumsal etkinliklerin ana örgütleyicisi piyasa hakimiyetiyle kapitalist sömürünün neo-liberal modelini ana seçeneği olarak sürdürerek başarıya ulaşır ve bu durumda sistemin siyasi hakimiyetin faşist normlarına başvurması olasılığını da göz önünde bulundurmalıyız; ya da sermaye, işçi sınıfına ve genel olarak halklara toplumsal hak kırıntıları vermenin yanı sıra devlet için önemli bir rol olan yatırım ve ekonomik etkinlikleri düzenleyerek, yeni-Keynesçi yollara başvurur. Bu, halen Davos Forum’un kurucusu ve başkanı olan, “Büyük İlk’e-dönüş“ü öneren Alman iktisatçısı Klaus Schwab’ın tavsiyesine benziyor. Her halde, üçüncü olası seçeneği, kendimizi Marksist-Leninist partiler olarak ortaya koyma seçeneğini bertaraf etmek istiyorlar.

III – Halk direnişi ve Marksist-Leninistlerin görevleri

33. Son Genel Kurulumuzda, gelecek yıl da eylemlerin süreceğini açıklayan halk protestolarını (Ekvator, Fransa, Sudan, Lübnan, Irak, Cezayir, Şili vb.) selamlamıştık. Birleşik Devletler’de, Mart’la Nisan arasında, –Amazon, Whole Food, General Electric’te– bir grev hareketi, 2020’nin başında, salgının hemen öncesinde Hindistan’da, Kasım sonunda yeniden harekete geçen 250 milyon işçinin genel grevi yaşandı. İçerik ve sayıca büyümüş olan bu hareketlerin hiç sonu gelmiyordu ve dünyanın hiçbir bölgesi bundan muaf değildi. Bazı gözlemciler, çoktan, büyük halk hareketlerinin yeni bir on yılını ve hatta belki de devrimci süreçleri müjdeleyen ikinci bir dalgadan söz ediyorlardı. Bir önceki on yılın hareketleri gibi, bu yeni protestolar, yeni-liberal politikaların kahredici sonuçlarını, yaşamın tüm alanlarındaki yapısal çöküntüleri reddediyor, ekonomik ve toplumsal hakların güçlendirilmesini, aynı zamanda da otoriter ve diktatöryel rejimlerin gasp ettiği demokratik özgürlüklerin tanınmasını talep ediyorlar. Birbirleriyle bağlantısı olmadan, aynı taleplerin; yüksek hayat pahalılığını, işsizliği, toplumsal ve bölgesel eşitsizlikleri, baskı politikalarını, –öğrenim, sağlık, toplumsal güvenlik vb.– gibi toplumsal hizmetlere erişim zorluklarını, yolsuzluğu, ahbap çavuş ilişkilerini ve artan polis devletlerinden kaynaklanan toplumsal protestoları baskılamayı lanetleyen taleplerin her yerde ileri sürüldüğünü görüyoruz.

34.  Bu hareketler, giderek artan şekilde, işçi sınıfı ve çalışan kitleler, memurlar, düzensiz işçiler, yoksullaşmış orta sınıflar, öğrenciler, kadınlar, işsiz üniversite mezunları, şehirdeki emekçi sınıflar, özellikle Latin Amerika’nın kırsalındaki yerli toplulukları gibi değişik toplumsal kesimleri kapsıyor. Bu kesimleri harekete geçiren yaşam şartlarının kötüleşmesidir, ve onlar, hatta birçok bağımlı ülkeyi borçlarını ödeyememeye ve iflasa sürükleyen uluslararası mali kurumların emirlerine boyun eğmelerinden dolayı devleti sorumlu tutup suçluyorlar.

Gelişmiş ülkelerde, işçi sendikaları ve toplumsal hareketlere, genel olarak üretimle bağlantılı sektörlerdeki işçi sınıfı ve emekçilerin katılımları gittikçe daha da önem kazanıyor; yıllarca emekçi kitleler için zorunlu olan kamusal hizmetlerin kaldırılmasına ve özelleştirmeye karşı mücadele etmekte olan özellikle sağlık, toplu taşıma sektörü ve diğerlerindeki kamu emekçilerinin katılımı toplumsal ve sendikal hareketlerde gittikçe önem kazanıyor.

35. İşçilerin grevleri bir yana, kitle mücadelesinin araçlarında benzerlikler var: gösteriler, kamu alanlarının işgal edilmesi, ekonomik etkinliklerin veya kamu otoritesinin uygulamalarının engellenmesi, sivil itaatsizlik vb. ve örgütlenme şekillerine göre, çoğunlukla bölgesel seviyede doğrudan katılımı ve popüler dayanışma ağlarını özendiren sektörel ve yerel dernekler. Bazı durumlarda, siyasi partilere hatta işçi sendikalarına ve derneklerine olan güvensizliklerini belirtiyorlar, bazı durumlarda da kendi kararlarını etkileyecek fırsatı vermeden onlarla birlikte hareket ediyorlar. Bu tür örgütlenme biçimlerinin eskimiş ve kitleleri harekete geçirmede yetersiz olduğunu düşünüyorlar. Hedef dinleyicilerine yönelik olarak tercih ettikleri iletişim araçları sosyal ağlar ve yeni teknolojilerdir.

36. Tüm topluma dayatılan genel kapanmayla salgın bu hareketleri etkilerken, –salgının ikinci dalgasına rağmen– kamuoyunu eylemcilere karşı kışkırttıkları Cezayir gibi belirli ülkelerdeki baskılara rağmen şimdi birkaç aydır hareketin yenilenişine tanıklık etmekteyiz. Saharawi halkı, Polisario Cephesi’nin önderlik ettiği kendi kaderini tayin etme mücadelesini sürdürüyor. Irak’ta, devletin ve mezhepçi milislerin kanlı baskılarına (300’den fazla ölüye neden oldu) rağmen protestolar sürüyor. Sudan ve Mali’de, ordunun hareketin radikalleşmesini ve mevcut başkanın azledilmesini önlemek için müdahalesi hareketin canlanmasına yol açtı. Salgının ilk dalgasından sonra yaşamın normalleşmesine dönüş, büyük bir protesto hareketinin ülkenin yeni anayasasını düzenleme görevini üstlenecek Anayasa Konseyinin %79’luk bir oy çoğunluğuyla belirlendiği bir referanduma evrildiği Şili ve darbeye karşı halk direnişin gericilerin, emperyalizm yanlılarının ve neo-liberallerin yankılanan seçim yenilgisinde ifadesini bulduğu Bolivya’da olduğu gibi, şurada burada bazı kısmi zaferlerin kazanılmasını sağladı. Ayrıca, George Floyd’un katledilmesine, ırkçılığa ve yabancı düşmanlığına karşı, başka ülkelere, özellikle Avrupa ülkelerine de sıçrayan ABD’deki muazzam bir protestoya tanık olduk.

37. Dünya ölçüsünde Marksist-Leninistlere düşen görev açıktır: ICMLPO’da birleşmiş mevcut partileri güçlendirmek, diğer ülkelerde yenilerini oluşturmak, işçi sınıfı ve diğer kesimlerle ilişkileri kuvvetlendirmek ve güç biriktirmek. Bugünkü objektif koşullar olumludur. Güncel sorunlarına cevap arayışındaki halk kitlelerinin dağınıklığı karşısında devrimci partilerin politikalarının savunulması daha kolay olacaktır. Kapitalizmin kaçınılmaz ve ölümsüz olmadığını, devrimci bir seçeneğinse mümkün olduğunu açıklamalıyız. Sosyalist seçenek için propaganda güncel gündem olmalıdır. Ayrıca, kendiliğinden halk hareketlerine katılmak ve kapitalist sistemin bütün kurbanlarını bir araya getirerek olanaklı olan güçleri belirli mücadeleler etrafında birleştirecek başkalarını örgütlemek için hazırlıklı olmalıyız. Komünistler, emekçi sınıfların, ekonomik ve toplumsal haklarını güçlendirme ve savunma mücadeleleriyle sosyal hizmetlerin (öğrenim, sağlık, toplumsal güvenlik) özelleştirilmesine karşı mücadelenin  öncüsü olmalıdırlar. Bu talepler, diğer güçlerle ortak mücadele biçimlerinin gelişmesine önayak olabilir. Dolayısıyla, ittifaklar ve mücadele cepheleri oluşturma çalışmasına ihtiyaç var. Partilerimizin daha az önemli olmayan bir başka görevi de, egemen burjuva ideolojisine olduğu kadar, tarihsel görevini yerine getirmekten alıkoymak üzere işçi sınıfına dayatılan bütün oportünist ve revizyonist düşüncelere karşı da ideolojik mücadeleyi geliştirmektir. Ayrıca, devrimci ve ilerici güçlerle uluslararası dayanışmanın bütün biçimlerini geliştirmeliyiz.

38. Bu uluslararası bağlam içinde, komünistlerinin, her ülkede, her birinin gerçekliği ile uyumlu belirli biçimler alacak anti-emperyalist, anti-faşist halk cepheleri oluşturma politikası ve siyasi iktidarı ele geçirmek için çalışması geçerliği olacaktır. Aynı şekilde, daha az ve daha çok tehlikeli emperyalistler ayrımı yapmayan anlayışla, bir dünya sistemi olarak emperyalizme karşı mücadelenin sürdürülmesi zorunludur. Emperyalizm bir dünya sistemidir ve komünistler ve devrimcilerin mücadelesinin hedefir.

Şubat, 2021