Uluslararası durum ve proleter devrimcilerin görevleri

Emperyalist-kapitalist dünya çözülmez çelişkilerinin içinde sıkışıp kalmıştır

Üretici güçlerin büyük ölçüde gelişmesi ve devasa kapitalist birikim ve yoğunlaşma, üretim anarşisi ve metanın yaratımı içerisinde kendisini gösterirken, özel mülk sahiplerinin kâr hırsı ona damgasını vurmakta; eşitsiz gelişme göstermekte; özellikle emperyalist tekeller ve ülkeler seviyesinde ifadesini bulan ve ekonomik, mali, ticari, siyasi, diplomatik ve askeri bütün alanlarda yoğun ve keskin bir çekişmeye yol açan bir rekabet ile karakterize olmaktadır.

Kapitalizm ve emperyalizmin yayılması, giderek daha kısa aralıklarlarla ve daha derin ortaya çıkan ekonomik krizleri engelleyemez. Ekonomideki genel zayıflama gizlenecek gibi değildir. Üretici güçlerde yeni gelişmeler kaydedilecek olmakla birlikte, emperyalist-kapitalist sistem genel krizi içinde sıkışıp kalmaya devam ediyor. Bu durum kendisini saldırı savaşları ve katliamlarda gösteriyor; bütün ülkelerdeki milyarlarca işçinin yoğun sömürüsünden besleniyor; milyarlarca insanın yoksulluğunun sorumluluğunu taşıyor. Bu sistemin işçilere ve halklara sunacağı yeni hiçbir şey yoktur. Bu çürümüş ve gerileyen bir sistemdir.

Yeni bir ekonomik kriz yaklaşıyor

2008’de ABD’de baş gösteren ekonomik kriz birçok ülke üzerinde büyük etki yapmış, 1929’daki Büyük Buhran’ndan bu yana yaşanan en ciddi kriz olarak nitelenmiştir. Üretici güçlerin büyük tahribatına, 10 milyon işçinin işten çıkarılmasına, ücretlerde kesintiye, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve emeklilik maaşlarında kesintiye neden olmuş; devletlerin kamu fonlarını büyük sanayi kuruluşları ve bankaların lehine harcamasına ve dolayısıyla da yeni borç altına girmelerine yol açmıştır. Kapitalist dünyanın merkezi ABD’de ortaya çıkan ve bütün dünyaya yayılan bir ekonomik krizdir bu. Kapitalist sistemin doğasından kaynaklı bir sonuçtu ve büyük tekelleri de etkiledi; fakat en ağır sonuçları işçi sınıfının, gençlerin, halkların ve bağımlı ülkelerin omuzlarına yüklendi.

2008 krizinden etkilenen ABD, Batı Avrupa ülkeleri ile Asya ve Afrika’daki bazı bağımlı ülkelerin ekonomileri toparlanma sürecine girmiştir; fakat bu henüz başlangıç aşamasında olan yavaş, sınırlı ve en önemlisi de tüm ülkelerdeki yüksek işsizlikten dolayı kısmi bir toparlanmadır. Dünya çapında üretim seviyesinin kriz öncesi boyuta ulaşmış olması, daha çok gelişmekte olan ekonomilerdeki büyümenin sonucudur.

Yüksek dış borç sorunu, 2008 krizinin en ciddi sonuçlarındandır ve yeni bir ekonomik krizi tetikleyecek şeylerden biri olabilir. Dünya Bankası rakamlarına göre, ABD’nin borcu, 2013’te 16 milyar dolara ulaşan GSYİH’nin %110’unu aşmıştır. İngiltere’nin dış borcu GSYİH’nin beş katı, Fransa’da iki katından fazla, Almanya’da ise iki katına yakındır. Bağımlı ülkelerde borç miktarı 1970’lerdeki seviyesine ulaşmasa da artış göstermektedir. Aslında GSYİH’si dış borcunun çok üzerinde olan tek ülke Çin’dir.

Ülkelerin bu borçları ödeme gücü ciddi tehdit altındadır. ABD, Kongre kararıyla borç tavanını artırma yönünde siyasi önlemlere başvurmak zorunda kaldı. Arjantin temerrüte düşmüştür. Yunanistan, İspanya, Portekiz ve Macaristan ekonomilerinde iyileşme sinyalleri kapitalist bankaların daha kısa dönemli, yüksek faizli borç pompalamalarına dayanmakta, onları daha büyük borca sürükleyerek daha güçsüz kılmaktadır. İtalya ekonomisi de eksidedir.

2012’den bu yana Çin ekonomisinin büyümesinde yavaşlamanın yanı sıra Hindistan’daki sorunlara, Türkiye ve Güney Afrika ekonomilerinde de düşüşe tanık olduk.

Latin Amerika’da ekonomik büyümenin yavaşladığını görüyoruz. Brezilya teknik olarak durgunlukta olduğunu ilan etti ve 2014 yılının ilk çeyreğinde Arjantin ekonomisi %0.9 büyüdü.

Bu yeni kriz kendisini nasıl gösteriyor? Finans balonu nerede patlayacak? Bölgesel krizler ortaya çıkacak mı? 2008’deki kadar geniş çaplı bir kriz olacak mı? Şu anda kesin cevapları olmayan sorular bunlar.

Kapitalist dünyanın hastalıkları işçileri ve halkları cezalandırmaya devam ediyor. ILO rakamlarına göre toplam 202 milyon işsiz var; işsizlik İspanya ve Yunanistan’da en bariz görünmekte, bu ülkelerde genel işsizlik oranı %25’i, üniversite mezunları da dahil olmak üzere gençler arasında ise %50’yi aşmaktadır. Güney Afrika’da işsizlik oranı %26’dan fazladır.

2013 yılı yoksulluk rakamları bir milyar insanın günlük gelirinin 1 doların altında olduğunu gösteriyor; 2,8 milyar insanın günlük geliri ise 2 doların altındadır; 448 milyon çocuk yetersiz beslenmekte, her yıl bir yaşından küçük 30 bin çocuk tedavi edilebilir hastalıklardan ölmektedir.

Her kıtadaki birçok ülkede faşizmin ortaya çıkması ve gelişmesi, silah üreticilerinin çıkarlarının, egemen sınıfların aşırı gerici kesimlerinin bir ifadesi ve göçmenlere, azınlıklara, işçilere, sendikacılara ve devrimcilere karşı saldırıya geçen ırkçı ve yabancı düşmanı grupların yansıması olarak belirgin bir hal kazanmıştır. Bazı ülkelerde bu faşist görüngüler seçimlerdeki siyasi mücadelelere yansımakta ve demokrasiye ve özgürlüklere tehdit teşkil eden sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Faşizm burjuvazinin bir kesiminin gerici, halk karşıtı, anti-komünist, anti-demokratik politikasıdır ve bazı durumlarda gerici hükümetlerin baskıcı uygulamalarında ifadesini bulmaktadır. Proleter devrimcileri açısından faşizmin görüngülerine karşı mücadele, ifşa ve kınama çalışmaları, sosyalizmi hedefleyen devrimci mücadelenin örgütlenmesi sürecinde kaçınılmaz bir sorumluluktur.

Bugün dünyada benzeri görülmemiş oranda bir göç dalgası yaşanıyor. Bağımlı ülkelerden –özellikle de emperyalist yağmalar sonucu en yoksul durumda olanlardan– milyonlarca işçi gelişmiş ülkelere ulaşmak, iş ve fırsat yaratma umuduyla her yola başvurmakta, inanılmaz engellerle karşılaşıyor; çetin yolculuklar, uzun yürüyüşler, güvensiz teknelerde doğayla cebelleşerek, azgın ırmaklardan ve kanalizasyon kanallarından geçerek, önlerine engel olarak kurulan duvarları aşarak bu ülkelere gitmeye çalışıyor. İstedikleri yere varanlar da o ülkede gerici politikalara, ayrımcılığa, düşük ücrete, en kötü yaşam koşullarına maruz kalırken ırkçı ve yabancı düşmanı saldırılara maruz kalıyor.

Emperyalistler arası rekabet yoğunlaşıyor

ABD dünyanın en büyük ekonomisi ve temel askeri güç olmaya devam ediyor. Ekonominin önemli alanlarında en iler teknolojiye sahip; kaya gazı üretiminde en başta yer aldığı için enerji maliyetinde önemli bir düşüş kaydediyor. Bütün bunlara rağmen ABD eknoomik, siyasi ve askeri alanlarda sahip olduğu egemenliği kaybediyor; bugün diğer emperyalist tekeller ve ülkelerle arasında daha büyük bir rekabetle karşı karşıya. Geleneksel müttefikleri İngiltere ve diğer Avrupa Birliği ülkeleri, bazı durumlarda ortak harekete yanaşsa da, Suriye’nin bombalanması örneğinde görüldüğü gibi, bazı savaşçı eylemlere de karşı çıkmaktadır. Özellikle Doğu Avrupa, Afrika ve Asya’da kendi çıkarları için açıktan rekabete girmekte, ayrıca Latin Amerika’ya da nüfuz etmektedirler. AB içerisinde Almanya’nın hegemonya kurma çabalarına İngiltere ve Fransa da aynı amaçla karşı çıkmaktadır. Öte yandan, Rusya’nın ekonomik gelişmesi ve özellikle de askeri gücü, nükleer güce sahip bir ülke olarak kendi çıkarlarına uygun bir şekilde dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesindeki yerini güçlendirmiştir.

Ekonomik gelişimi ve dünyanın ikinci en büyük ekonomisi konumu ile Çin, ABD ve diğer emperyalist ülkelerin gücünün zayıflaması ile ekonomik, finansal ve ticari bir rakip olarak her ülkeyi ve kıtayı etkileyen bir güç haline gelimiştir. Nükleer güce sahip ülkeler kulübünde yer alan Çin, en büyük kara ordusuna sahiptir. Ekonomisinin büyük bölümünü uluslararası tekellerin doğrudan yatırımları oluşturmakla birlikte, Hindistan da hızlı büyümesi ile paylaşımdan payını istemektedir. Ayrıca Brezilya, Güney Afrika, Türkiye, Endonezya ve Meksika gibi ekonomik alanda gelişme gösteren ülkeler de uluslarası arenada yerlerini almaya çalışan yeni güçler olarak ortaya çıkmaktadır.

Artık tek kutuplu dünyadan söz edilemeyeceği açıktır; geçen yüzyılın sonlarından bu yana birçok ekonomik gücün, yeni ve eski emperyalist ülkelerin katılımı gelişmektedir. Eski emperyalist güçler arasında paylaşılmış bir dünyada, yeni uluslararası duruma uygun yerlerini talep etmekte, bu konum için için rekabete hazır olduklarını göstermektedirler.

Askeri müdaheleler, bombardımanlar ve çıkarlarının tehdit altında olduğu bölgelerde işgaller, emperyalist ülkelerin zorba ve savaşçı doğasını açıkça ortaya koyuyor. ABD ve müttefikleri hâlâ Afganistan’ı işgal etmekte, resmen çekilmiş olsalar da Irak’ta askeri varlıklarını korumakta, Pakistan’a askeri müdahaleler düzenlemekte, Haiti’de askeri güç bulundurmakta, Venezuela’da gericileri ve oligarşiyi desteklemek için müdahele etmekte ve Küba’ya karşı ekonomik ablukayı sürdürmektedir. Fransa Mali’yi işgal etmekte, Fildişi Sahilleri ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ne müdahalede bulunmaktadır. Rusya zor kullanarak eski SSCB topraklarındaki bölge ve cumhuriyetleri ilhak etmektedir.

2014’te ABD ve Avrupalıların desteğiyle İsrail, Filistin’e karşı acımasız bir askeri saldırıya girişmiş, yoğun hava bombardımanı ve füze saldırısında bulunmuş, tankları ve askeri birlikleriyle Gazze’ye girmiş, iki binden fazla sivili, yaşlıyı ve çocuğu öldürmüştür. Şu anda bir ateşkes ve Filistinlilerin taleplerini belirli oranda karşılayan bir anlaşma mevcuttur; fakat bunlar nihai ve Filistin halkı için bağımsız ve halkçı bir geleceği garanti altına alan koşullar değildir. İsrailli Siyonistler, maskelerinin düşmesine ve bütün dünyada soykırımcı teröristler olarak kınanmalarına rağmen, Filistin’i bir devlet olarak ortadan kaldırma ve topraklarını insansızlaştırma amacından vazgeçmemiştir.

Emperyalistler arası çelişkiler, ABD’nin önderliğinde Kanada ve Meksika’yı içeren NAFTA, Avrupa Birliği, Asya-Pasifik bloğu MERCOSUR gibi eski ekonomik blokların korunmasının yanı sıra, BRICS, Pasifik İttifakı ve Şangay İşbirliği Örgütü gibi yeni grupların güçlenmesine de yol açmaktadır.

Asya, Afrika ve Latin Amerika’da bağımlı ülkelerin yanı sıra, emperyalist ülkelerin kendi iç pazarlarında da kızgın bir rekabete tanık oluyoruz. Özellikle mallarını bütün ülkelere satma açısından oldukça atak bir politika izleyen Çin, diğer ülkelerdeki doğrudan yatırımları bakımından üçüncü sırada yer almaktadır.

Emperyalistler arası bir diğer rekabet alanı da maden ve petrol imtiyazları elde etme mücadelesinde ve büyük uluslararası şirketlerin ve devletlerin geniş tarım alanları satın alma çabalarında görülmektedir. Üretici güçlerin gelişmesi, bilimsel ve teknik ilerlemeler çok miktarda hammadde, enerji kaynakları ve gıda ürünleri gerektirmekte ve bunlar esas olarak bağımlı ülkelerden elde edilmektedir.

Ekonomik, finansal ve ticari çatışmaların, askeri caydırıcılık politikasıyla desteklendiğine, ve tehdidi de aşarak, yerel silahlı çatışmalar yoluyla petrol ve diğer doğal kaynaklar bakımından zengin ülkelerin denetimini elde etme ve/veya elde tutma, bu bölgelerin kontrolü için stratejik alanları ele geçirme ve/veya rakip emperyalist güçlere, “terörist” ya da “terörizmi destekleyen” ülkeler olarak nitelenen ülkelere tehdit, göz dağı ve şantaj politikaları uygulandığına tanık olmaktayız.

Sözde terörle mücadele, emperyalist ülkelerin ve gerici hükümetlerin kendi halklarını ve diğer ülke halklarını polis kontrolü altında tutmalarının, terörist ya da “terör finansörleri” etiketiyle Arap göçmen grupları ve diğer ülke göçmenlerine karşı ayrımcılık uygulamalarının, devrimcileri ve toplumsal mücadele verenleri baskı altında tutmalarının “nedeni”, bahanesi olarak kullanılmaktadır.

Birçok emperyalist ülkenin kendi çıkarları için bizzat müdahil olduğu birçok yerel askeri çatışma yaşanmaktadır.

Suriye’de, bir yanda ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerinin desteklediği en gerici güçler ve İran’ı abluka altında tutmak isteyen Arap ülkelerinin kurmaya çalıştığı kukla bir yönetim ile öte yanda Rusya’dan askeri destek alan ve onyıllar önce kurulmuş halk karşıtı bir rejimin devamı niteliğindeki Esad rejimi arasında iç savaş devam etmektedir.

Ortadoğu’ya karşı yürütülen emperyalist müdahale politikaları din ve mezhep çatışmalarını kışkırtıyor. Bunun bir kısmını oluşturan ve başta IŞİD olmak üzere El Kaide kökenli radikal İslamcı silahlı grupların saldırıları artış gösteriyor. Bu gruplar başta Kürtler, Ezidiler, Hristiyan azınlık ve Aleviler olmak üzere bölgedeki farklı milliyet ve dinleri hedef alıyor.

Bu koşullarda, bir yanda emperyalistler ve bölgedeki gericilik ile öte yanda Kürtler arasında çatışma ve kutuplaşma söz konusu. Ortadoğu’nun en eski uluslarından biri olan Kürt ulusu dört ülkeye dağılmış durumda ve bu çatışmaların ortasında, emperyalistlerin ve onların gerici müttefiklerinin baskılarına rağmen, kendi kaderini tayin etme alternatifi olarak kendisini ortaya koymak için kimliğini pekiştirme yönünde gelişme kaydetmiştir.

Kobane’nin[1] IŞİD tarafından kuşatılmasına karşı dünyanın her yerinden yükselen öfke, büyük bir dayanışmanın doğmasına neden olmuş, bu durum Kürtlerin mücadelesine daha da cesaret vermiş ve ABD ve diğer emperyalist ülkelerin yanı sıra çeşitli Arap devletlerini de IŞİD’e karşı Koalisyon oluşturmaya itmiştir.

IŞİD’in ve bölgede onu destekleyen gerici güçlerin vahşeti karşısında Kürtlerin demokratik kantonlarının direnişi ümit veriyor ve Ortadoğu’nun ezilen halklarının mücadelesine yön veriyor.

Ukrayna ise ABD ve Avrupa Birliği’nin koşulsuz desteklediği faşist yönetimin askeri güçleri ile Kırım gibi Rusya’ya bağlanmak isteyen “Rus yanlısı” nüfusun yoğun olduğu bölgeler arasında keskin bir mücadeleye sahne olmaktadır. Faşizme karşı bağımsızlık, özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi veren demokratik, yurtsever ve ilerici kesimler oldukça zor ve eşitsiz şartlarda mücadele ediyor. Çatışan askerlerin ve sivillerin hepsi Ukraynalı olmakla birlikte esas olarak bir tarafı Batı emperyalizminin yayılmacı politikalarına, diğer tarafı da Rusya’nın jeopolitik çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu çatışma Rusya’ya karşı ekonomik yaptırımlara ve Putin hükümetinin meydan okuyan tepkisine yol açmıştır. Bu, dünyaya karşı bir güç gösterisidir: Bir tarafta Batı’nın askeri gücü, diğer tarafta Rusya’nın askeri gücü.

Silahlanma yarışı tehlikeli bir şekilde yeniden gündemde

Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü SIPRI’ye göre silahlanmaya yapılan harcama Soğuk Savaş öncesi seviyelere geri döndü. 2013 verilerine göre, dünyada askeri amaçlı harcamalar dakikada 3.3 milyon, saatte 198 milyon ve günde neredeyse 4 milyar 800 milyon dolara ulaşmıştır.

ABD yılda 640 milyar dolarlık silahlanma harcamasıyla açık ara önde giderken, Çin 188 milyar dolarla, Rusya da 88 milyar dolarla onu takip etmektedir. Bunların ardından Suudi Arabistan, İngiltere, Almanya ve Japonya gelmektedir. Almanya ve Japonya’nın tehlikeli bir şekilde silahlanma yarışına katıldığı ve diğer ülkelere asker gönderdiği gözden kaçırılmamalıdır. İsrail ve Siyonizm, ABD’nin üssü, Filistin’e saldırının ve bölgedeki ulusalcı devletlere karşı tehditlerinin süngüsü durumundadır. Dünyanın en büyük ve en gelişmiş ordularından birine sahiptir.

Genel olarak bütün ülkeler silahlanma yarışına katılarak büyük uluslararası şirketlerin ve devlet işletmelerinin elinde bulunan savaş sanayiini büyütmektedir.

Nükleer silahların yayılması, dünya çapında sayıları artan emperyalist askeri üsler ve askeri cephanelerin yenilenmesi, büyük güçlerin caydırma politikalarını çoktan aşmıştır; bunlar dünyanın yeniden paylaşılmasında karşılaşılacak kaçınılmaz felakete hazırlıktır.

Rusya ve Çin’in emperyalist bir blok yaratma çabaları

Çin ekonomisinin bütün kıtalara yayılması, ağır ve hafif sanayi ürünlerinin daha ucuz fiyattan piyasaya sürülmesi nedeniyle, emperyalist ve gelişmiş kapitalist ülkeler de dahil olmak üzere dünyadaki ülkelerin çoğunun piyasası Çin malları ile doluyor. Çin sermayesinin petrol arama, madencilik ve büyük kamu işletmelerinin inşasına yönelik doğrudan yatırımları ilk olarak Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki bağımlı ülkeleri hedef alıyor. Atak diplomasi politikası ve ticari, ekonomik ve askeri bloklar oluşturması Çin’i dünyanın ikinci en büyük ekonomisi, büyük bir ekonomik güç ve önemli bir askeri güç kılıyor.

Rusya ise ekonomik gücünü önemli ölçüde geri kazandı ve askeri kapasitesini geliştirmeye devam ediyor. Bugün askeri güç bakımından ikinci sırada yer alıyor. Jeopolitik etki alanlarını yeniden inşa ediyor; eski Sovyet ülkelerinin birçoğunu kendi çıkarları doğrultusunda denetimi altına almış durumda. Petrol fiyatlarının düşmesinin yol açtığı mevcut sıkıntılarına rağmen, dünyanın kaderinin belirlenmesinde yerini alma kararlılığını ilan etmiş bulunuyor.

Birçok ortak girişimleri olan Çin ile Rusya arasında önemli düzeyde ticari, ekonomik ve askeri işbirliğine gidildiğini söylemek mümkün. Fakat aynı zamanda emperyalist bir askeri blokun kurulması için çözüm bekleyen ciddi çelişkilerin bulunduğu da açık.

Uluslararası ekonomik ve ticari çekişmede yeni bir kutup: BRICS

Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın katılımıyla kuruluşu yıllar öncesinden başlamış olan BRICS, dünya nüfusunun %40’ına tekabül eden 3 milyarlık nüfusa sahip. 2014 itibariyle dünya GSYİH’sinin %20’sini üretmekte ve yine dünya ekonomisinin %18’ini temsil etmektedir.

2014’te Brezilya’da yapılan BRICS zirvesi uluslararası girişimi yeniden başlatarak ekonomik, finansal ve ticari bir blok, uluslararası arenada kendi sesi olan bir oluşum haline geldiğini ortaya koydu. BRICS Kalkınma Bankası’nı kurdu ve Dünya Bankası ve IMF ile rekabet etmek için uluslararası işlemlerde kullanmak üzere bir döviz rezervi oluşturdu. Asya, Afrika ve Latin Amerika bağımlı ülkelerini yörüngesine toplamaya çalışıyor.

Bütün ülkelerde var olan reformist unsurlar, BRICS’i desteklenmesi gereken anti-emperyalist bir blok olarak görmekte ve halkların ve “ilerici hükümetlerin” ona güven duyabileceğini düşünmektedir. Bu düşünce Rusya ve Çin’in ABD’yi dizginleyecek bir blok olduğu, Suriye örneğinde -sözde- yapmış oldukları gibi, halkın çıkarlarının yanında yer aldıkları varsayımına dayanmaktadır. Brezilya hükümetinin ilerici olduğuna, Brezilya ve Latin Amerika halklarının çıkarlarını temsil ettiğine inanıyorlar. Bu fikirler kitleler arasında yayılmakta ve kafa karıştırmaktadır. Bu karışıklığı gidermek biz proleter devrimcilere düşüyor. Öte yandan, BRICS’in ABD ve müttefiklerinin hegemonyasını dengeleyen bir ağırlığı olduğuna ve uluslararası alanda caydırıcı bir güç oluşturacağına inanan kesimlerin sayısı da az değildir.

BRICS, bağımlı ülkelerin yağmalanması ve sermaye ihracı yoluyla kendisini güçlendirme hedefi doğrultusunda ilerleyen yeni bir ekonomik ve ticari blok, yeni bir süper güçler grubu oluşturmaktadır. Diğer yandan, Ukrayna olaylarının gösterdiği üzere, kendi içinde büyük yaralar ve çelişkiler barındırmaktadır. Rusya, ABD ve AB’ye karşı rekabetinde istediği tam desteği alamamıştır. Öte yandan Çin, rakipleri ABD ve AB’nin emperyalist ülkeleriyle rekabet ederken, onlarla ekonomik ve ticari anlaşmalara da girmektedir. Ayrıca bir taraftan anlaşmalar imzalanmakla birlikte Çin, Hindistan ve Rusya arasında büyük ekonomik ve jeopolitik çelişkiler de mevcuttur.

Çeşitli kültürel ve dinsel çatışmalar körükleniyor

Ortadoğu’da onyıllardır Batı’ya ve Hristiyan alemine karşı İslam bayrağını taşıyan ve çeşitli müslüman mezhepler arasındaki farklılıkları ‘kutsal savaş’ yoluyla ortaya koyan dinci grup ve mezhepler ortaya çıktı. Bu gruplar Arap ülkelerindeki belli ekonomik çevreler ve hükümetler tarafından desteklenmekte ve finanse edilmektedir. CIA tarafından kurulan, eğitilen ve finanse edilen El-Kaide, Arap halklarının ilerici ulusal mücadelelerinin sabote edilmesi ve terörle bastırılmasında kirli bir rol üstlenmiştir. Bugün, başlangıçta El-Kaide’nin bir parçası olan IŞİD, Irak ve Suriye’nin geniş bölgelerini ele geçirmiş ve Hilafet ilan etmiştir. Güçlü silahlara sahiptir ve Sünni bir örgüt olarak diğer İslami inançlara ve diğer dinlere meydan okumakta, her türlü zulüm ve vahşeti uygulamaktadır. IŞİD’in eylemleri, ABD önderliğinde ve birçok Arap ülkesinin de katıldığı emperyalist koalisyon aracılığıyla yeni bir müdahale için bahane oluşturmuş, bu grubun ortadan kaldırılması için yakıp yıkma taktiği izlenmesi, Iraq ve Suriye’nin bombalanması gündeme gelmiştir. Afrika’da Boko Haram örgütü İslamcı köktenciliği savunmakta; Nijerya’da aktif olan bu örgüt İslam Devlet kurduğunu ilan etmekte, sivil halkı öldürmekte, yüzlerce genç kızı kaçırmaktadır.

Afrika’da aşağı Sahra bölgesinde, emperyalist ülkelerin silahlandırdığı gruplar arasında dini ve etnik çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Bu çatışmaların çoğu doğal kaynaklar, petrol ve koltan madenleri için yapılan emperyalistler arası mücadelenin bir uzantısıdır.

Fanatik grupların ortaya çıkmasında etkili olan etnik, kültürel ve dini duyguları, emperyalist ülkeler ve egemen sınıflar, halkları ulusal ve sosyal özgürlük mücadelelerinden saptırmak için kışkırtıyor.

İşçi sınıfının ve halkların mücadelesi

Yeryüzünde hiçbir yerde toplumsal barış yoktur; işçi sınıfı her yerde kapitalistlerin kendi çıkarları doğrultusunda sömürü ve baskısıyla karşı karşıyadır.

İşçi sınıfının hoşnutsuzluğunun ifadeleri farklı düzeylerde gelişmekte, çıkarlarını savunma ve nasıl elde edileceği konusundaki tartışmalardan oturma eylemlerine, grevlere, genel grevlere, sokak gösterilerinden, koordinasyon girişimlerine ve sendikal mücadeleye, siyasi platfromların oluşturulmasından seçim mücadelesine kadar farklılıklar göstermektedir.

2014’ün önemli olaylarından biri Burkina Faso işçileri, halkı ve gençliğinin, kitlesel ve kahramanca gösterilerin ardından, ülkede 30 yıldan fazladır baskıcı, gerici ve emperyalist yanlısı bir rejim kurmuş olan Campaore diktatörlüğüne son vermiş olmasıdır. Bu süreçte Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı mensubu kardeş partimiz Yukarı Volta Devrimci Komünist Partisi, Ekim ayı sonlarında zafere ulaşan mücadelenin örgütlenmesi ve gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Fransız ve Amerikan emperyalistleri ile silahlı kuvvetlerin desteğini alan Burkina Faso egemen sınıfları, mücadelenin yönünü, emperyalist egemenliğin ve seçimler yoluyla ülkedeki egemenlerin bileşimini yenileme ve kurumları yenileme doğrultusunda saptırmaya çalıştı. İşçiler, halk ve gençlik ile proleter devrimciler nihai kurtuluş hedefiyle mücadeleyi devam ettirme kararında ısrar ediyor ve yenilenmiş bir enerjiyle yeni ideolojik ve politik mücadelelere katılıyorlar.

Meksika’da çok sayıda gencin öldürülmesi ve öğretmen okulundaki 43 öğrencinin kaybedilmesi olaylarında resmi baskıcı güçlerin, silahlı kuvvetlerin, polisin ve paramiliter grupların zalim eylemlerine karşı gençlerin, işçilerin ve halkın katıldığı büyük gösteriler düzenlendi. Bu mücadeleler burjuva kurumlara baskı yapmakta, hükümetin istifasını talep eden siyasi eylemlere dönüşmektedir. Bu eylemlerde kardeş partimiz Meksika Komünist Partisi (Marksist-Leninist) sorumluluklarını yerine getirmekte, verilen mücadelelerde kitlelerle birlikte yerini almaktadır. Meksika’daki gerici rejimin vahşeti, dünya çapında işçilerin ve halkların, demokratik kamuoyunun tepkisini alıyor; halk hareketi, toplumsal mücadele yürütenlerin ve devrimcilerin dayanışmasına ve teşvikine tanık oluyor.

Tunus Arap Baharı’nın, özgürlük, demokrasi ve sosyal değişim mücadelesinin ideallerini yaşatmaya devam ediyor. İşçiler, halk ve gençlik, halk ayaklanmasının kazanımlarını hayata geçirmek için yeni mücadeleler geliştiriyor; her tür koşulda ve her tür mücadele biçimini kullanan bir mücadele yürütüyorlar. Halk Cephesi’nde işçilerin, halkın ve gençliğin, durumdan hoşnutsuz olanların, değişim isteyenlerin birliğini kurarak ilerliyorlar. Son parlamento seçimlerinde Halk Cephesi 15 milletvekili kazanarak önemli sonuçlar elde etti. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise Hamma Hammami yoldaş sıkı bir mücadele yürüterek 27 aday arasından üçüncülüğü kazandı. Tunus’ta sosyal ve ulusal özgürlük mücadelesi devam ediyor; biz komünistler en cesur müfrezelerden birine sahibiz.

İspanya, Yunanistan, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerindeki büyük işçi hareketleri önemli bir canlanmaya ve anti-kapitalist eğilimin gelişmesine tanık oluyor. Güney Afrika’da madencilerin aylar süren grevine, Çin’de işçilerin çeşitli mücadeleci eylemlerine tanık oluyoruz.

İşçi sınıfı ve halklar sivil özgürlükler ve demokrasi için mücadele etmekte, siyasi mücadeleye aktif olarak katılmakta, halk muhalefetini gerici ve satılmış hükümetlere karşı kanalize etmektedir.

Başta lise ve üniversite öğrencileri olmak üzere gençlik, burjuva hükümetlerin halk karşıtı politikalarına karşı kamu eğitiminin korunması için mücadele etmekte, emperylizme karşı ve ulusal egemenliğin savunulması mücadelesine katkıda bulunmaktadır.

Reformizm sosyal ve ulusal kurtuluşun alternatifi değildir

Liberal burjuva hükümetler, sosyal demokrasi, revizyonistler ve oportunistler de dahil olmak üzere kapitalist sınıfın bir kesimi sınıf uzlaşma politikasını geliştirmeye devam etmekte, krize çözüm bulmak, ülkenin gelişmesini ve sosyal refahı sağlamak için işçiler, işverenler ve hükümetler arasında anlaşma önerilerinde bulunmaktadır.

Bu politika ve uygulamalar, sendika örgütlerine ve işçi hareketine ciddi bir zarar vermiş, işçi aristokrasisinin desteklenmesine, sendikaları zincirleyen sendika bürokrasisinin ilerlemesine, işçi hareketinin kırılmasına ve sınıf hedeflerinden sapmasına neden olmuştur.

Büyük sendikaların önderliğinin tersine, işçilerin önemli bir kesimi alternatif aramakta, hakları için mücadelede koordinasyonu sağlayacak kolektifleri kurmakta, sendika demokrasisini teşvik etmekte ve bazı ülkelerde bürokrasiyi grev ve gösteri çağrısı yapmaya zorlamaktadır. İşçi sınıfı içinde, baskı ve sömürüye karşı, hakları ve yeni kazanımlar için birlik ve mücadele ruhu güçlenmektedir.

Yakın dönemde farklı ülkelerde ve kıtalardaki gerici ve neoliberal rejimlere karşı gelişen mücadeleler sonucu bu hükümetlerin birçoğu ortadan kalkmış, seçimler yoluyla, kendilerini “ilerici” olarak adlandıran hükümetler kurulmuştur.

Kısa süre içinde bu sözde alternatifler gerçek sınıf renklerini göstermiş, egemen sınıfların bir başka kesiminin ifadesi olduklarını, bazı reformist önlemleri ve sosyal devlet uygulamalarını kullanarak emekçi kitleleri aldatmaya ve özel mülkiyet sistemini koruma amacıyla ideolojik kafa karışıklığı yaratmada siyasi destek oluşturacak sosyal tabanı oluşturmaya çalıştıklarını ortaya koymuşlardır.

Başta Latin Amerika olmak üzere birçok ülkede ve kıtada ortaya çıkan bu çeşitli reformist oluşumlar artık kendisini tüketmiştir ve toplumun derin sorunlarıyla baş etme ve emekçi kitlelerin temel taleplerini karşılamaktan uzaktırlar; hepsinden önemlisi işçi sınıfının ve halkların gözünden düşmektedirler.

Eşitsizliği ortadan kaldırma aracı olarak reformizmi savunanlar, bu süreçlerin sona ermesiyle geçmişe, yani eski partilerin iktidarına geri dönüleceği düşüncesini yaymaktadır. Bu hükümetlerin eski kapitalizmi, olduğu yerde saymayan, mülk sahibi sınıfların çıkarı doğrultusunda durmadan ilerleyen kapitalizmi temsil ettiğine dair nesnel gerçeği yok sayan yanlış bir iddiadır.

Venezuela’da özel bir süreç gelişmektedir. Hugo Chavez hükümetinin ekonomik ve sosyal uygulamaları daima halk kesimlerinin yararına olmuş; yurtsever ve Amerikan emperyalizmi karşıtı tutumları tutarlılık göstermiş, kitlelerin hareketine dayalı tek hükümet olmuştur. Chavez’in ölümünün ardından yerine gelen selefi, ABD’nin doğrudan desteğini alan gericiliğin kışkırttığı saldırgan bir istikrarsızlaştırma ve sokak çatışmaları kampanyasıyla karşı karşıyadır. Gıda ve diğer temel tüketim maddeleri sıkıntısı, %60’ı aşkın bir enflasyon oranı, paranın değer kaybetmesi, suç işleme oranındaki artış nedeniyle oluşan güvensizlik duygusu nedeniyle oluşan sosyal huzursuzluk da bu eylemleri destekler niteliktedir. Venezuela’da sağ ile sol arasında, yurtseverler ile satılmışlar arasında, devrimciler ile gericilik arasında sert bir mücadele sürdürülmektedir. Chavez yanlısı güçlerin iddialarının aksine Venezuela’da herhangi bir devrim gerçekleşmiş, sosyalizm inşa edilmiş değildir; fakat gericiliğin azgın saldırısı ile karşı karşıya olan yurtsever, demokratik ve devrimci bir süreç yaşanmaktadır. Durum şunu göstermektedir ki, ne kadar radikal bir tutum takınırsa takınsın reformizm devrime götürmez. Kısa dönemde bu mücadelenin sonucunu kestirmek mümkün değildir. Ama her halükârda Venezuela işçileri, halkı ve gençliği üst düzeyde mücadeleler yoluyla kavgayı öğrenmekte, sosyla dönüşüm sürecindeki rollerini anlamaktadırlar. Proletaryanın devrimci partisi, Venezuela Marksist-Leninist Komünist Partisi’nin önünde büyük sorumluluklar ve zorluklar bulunmaktadır.

Emperyalist ülkeler arasında, savaş kışkırtıcılığı yapan saldırgan ülkeler ile halklara yardım eden, ulusal kurtuluş sürecinde onlara dayanak olabilecek ilerici emperyalist ülkeler ayrımı yapmak yanlış bir tutumdur. Bu fikirler ile “ilerici hükümetler” yeni bir bağımlılığın iplerini gizlemektedir.

Sınıf mücadelesi tarihsel bir itici güç olmaya devam ediyor

Bilim ve teknolojideki olağanüstü gelişmeler ve milyonlarca insanın sanayi üretimine katılması ile meydana gelen üretim araçlarındaki gelişmeler büyük kârlar yaratıyor ve zenginliğin uluslarası tekellerin ve emperyalist ülkelerin elinde daha da yoğunlaşmasına neden oluyor. Yeni icatlara ve keşiflere, bilgi teknolojisine, sibernetiğe, otomasyon ve robotlaşmaya rağmen bu birikim esas olarak dünyanın her ülkesindeki fabrikalarda çalışan milyonlarca kadın ve erkek işçinin emek gücünün ürünüdür.

Sermayenin genişlemesi, servet birikimi ve yoğunlaşması, en başta, artı değere kapitalistler tarafından el konulmasının sonucudur. İşçi sınıfının varlığı ve emeği olmaksızın servet de olmayacak, sermaye dünyasının varlığı mümkün olmayacaktır.

Bugün işçi sınıfı çağın merkezinde yer almaktadır; serveti yaratan odur; sadece üretimdeki rolü ile değil aynı zamanda kitleselliği ile de toplumun temel gücüdür. Milyarlarca işçi daha önce hiç olmadığı kadar işçi sınıfının bir parçası haline geliyor, sanayi üretimi ekonomik kalkınmayı güçlendiriyor.

Üretimin toplumsallaşması ve servet yoğunlaşmasının artması kapitalist-emperyalist sistemin temel dayanaklarıdır. Çağın iki temel sınıfı, işçiler ve kapitalistler karşı kaşıyadır. Kapitalistlerin yarattığı, bir avuç sermayedarın çıkarı için milyonlarca insan üzerinde baskı ve sömürü düzeni, toplumsal utanç ve eşitsizlik hali, çürüyen bir toplum, geri dönülmez biçimde yok oluşa doğru giden bir dünyadır. Bu durum, yeni bir dünyanın ortaya çıkışı ile, işçilerin dünyası, sosyalizm ile tersine çevrilecektir.

Marksist-Leninist komünistler olarak sorumluluklarımızı yerine getireceğiz

Komünistlerin sorumluluğu, gericiliğe karşı devrimci yeniliği savunması, ileri tutum ve mevzileri daha ileri taşıması, işçi sınıfının acil ihtiyaçları için mücadele etmesi, işçiler ve halk hareketi içindeki revizyonist ve oportünist eğilimleri teşhir etmek için mücadeleyi sürdürme arzusunda olmasıdır.

Biz Marksist-Leninistler her ülkede ve uluslararası ölçekte işçi sınıfının birliğinin esas yükümlüleriyiz; kır ve kent işçilerini, işçi sınıfı ile köylüleri, ezilen ulus ve halkları, kapitalist devlet içinde ezilmiş ve ayrımcılığa uğramış halkları ve milliyetleri, gençleri, öğrencileri ve aydınları da içine alacak şekilde geniş bir cephe kurmak için mücadele ediyoruz.

Emperyalist yağma ve kapitalist sömürünün etkilerini derinden hisseden gençliğin geniş kesimlerini ekonomik ve siyasi mücadeleye kazanmamız için politikalarımızı ve faaliyetlerimizi geliştirmemiz elzemdir. Gençliğin farkındalığı ve potansiyelini ya egemen sınıfın şu ya da bu kesiminin kullanmasına, anarşist eğilimlerin onların aklını çelmesine bırakacağız ya da biz komünistler, sosyal ve ulusal kurtuluş sürecinde, özgürlük mücadelesine gençliği kazanacağız.

Biz Marksist-Leninist komünistler sorumluluklarımızı kendi ülkelerimizde yerine getiriyoruz. İşçi sınıfının ve gençliğim mücadelesinde en ön saflarda yer alıyor, proletaryanın çıkarlarını temsil ediyoruz. Onlara önderlik etmek, devrimci güçlerin birikimi sürecinde onları dönüştürmek için çaba göstermeliyiz.

Proleter devrimcilerin emperyalizme ve burjuvaziye karşı devrim ve sosyalizm için mücadele etme görevi, bize, devrimci mücadelenin geliştiği her türlü koşulda çalışma yürütme, faşizme ve baskılara karşı mücadele etme, demagoji ve reformizmin karşısında durma, en ileriden işçi sınıfının mevzisinden bakarak toplumsal sorunlarla aktif olarak ilgilenme, halk cephesi kurma, stratejik hedefimiz olan iktidar mücadelesi hedefinden sapmadan aktif bir şeklide günlük mücadeleye katılma sorumluluğu yüklemektedir.

 

[1] Kobane, Suriye Kürdistanı’ndaki Rojava demokratik kantonlarından biridir.

Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı (CIPOML)

Türkiye, Kasım 2014