<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?><rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>2014 &#8211; Türkiye &#8211; Uluslararası Marksist Leninist Parti ve Örgütler Konferansı (CIPOML)</title>
	<atom:link href="https://www.cipoml.net/tr/belgeler/2014-turkiye/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>https://www.cipoml.net/tr</link>
	<description>CIPOML</description>
	<lastBuildDate>Fri, 09 Oct 2015 11:40:28 +0000</lastBuildDate>
	<language>tr</language>
	<sy:updatePeriod>
	hourly	</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>
	1	</sy:updateFrequency>
	<generator>https://wordpress.org/?v=6.8.3</generator>

<image>
	<url>https://www.cipoml.net/tr/wp-content/uploads/2015/08/cropped-favicon-32x32.png</url>
	<title>2014 &#8211; Türkiye &#8211; Uluslararası Marksist Leninist Parti ve Örgütler Konferansı (CIPOML)</title>
	<link>https://www.cipoml.net/tr</link>
	<width>32</width>
	<height>32</height>
</image> 
	<item>
		<title>Uluslararası durum ve proleter devrimcilerin görevleri</title>
		<link>https://www.cipoml.net/tr/uluslararasi-durum-ve-proleter-devrimcilerin-gorevleri/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Dec 2014 12:35:50 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2014 - Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cipoml.net/tr/?p=82</guid>

					<description><![CDATA[Emperyalist-kapitalist dünya çözülmez çelişkilerinin içinde sıkışıp kalmıştır Üretici güçlerin büyük ölçüde gelişmesi ve devasa kapitalist birikim ve yoğunlaşma, üretim anarşisi ve metanın yaratımı içerisinde kendisini gösterirken, özel mülk sahiplerinin kâr hırsı ona damgasını vurmakta; eşitsiz gelişme göstermekte; özellikle emperyalist tekeller ve ülkeler seviyesinde ifadesini bulan ve ekonomik, mali, ticari, siyasi, diplomatik ve askeri bütün alanlarda [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p><strong>Emperyalist-kapitalist dünya çözülmez çelişkilerinin içinde sıkışıp kalmıştır</strong></p>
<p>Üretici güçlerin büyük ölçüde gelişmesi ve devasa kapitalist birikim ve yoğunlaşma, üretim anarşisi ve metanın yaratımı içerisinde kendisini gösterirken, özel mülk sahiplerinin kâr hırsı ona damgasını vurmakta; eşitsiz gelişme göstermekte; özellikle emperyalist tekeller ve ülkeler seviyesinde ifadesini bulan ve ekonomik, mali, ticari, siyasi, diplomatik ve askeri bütün alanlarda yoğun ve keskin bir çekişmeye yol açan bir rekabet ile karakterize olmaktadır.</p>
<p>Kapitalizm ve emperyalizmin yayılması, giderek daha kısa aralıklarlarla ve daha derin ortaya çıkan ekonomik krizleri engelleyemez. Ekonomideki genel zayıflama gizlenecek gibi değildir. Üretici güçlerde yeni gelişmeler kaydedilecek olmakla birlikte, emperyalist-kapitalist sistem genel krizi içinde sıkışıp kalmaya devam ediyor. Bu durum kendisini saldırı savaşları ve katliamlarda gösteriyor; bütün ülkelerdeki milyarlarca işçinin yoğun sömürüsünden besleniyor; milyarlarca insanın yoksulluğunun sorumluluğunu taşıyor. Bu sistemin işçilere ve halklara sunacağı yeni hiçbir şey yoktur. Bu çürümüş ve gerileyen bir sistemdir.</p>
<p><strong>Yeni bir ekonomik kriz yaklaşıyor</strong></p>
<p>2008’de ABD’de baş gösteren ekonomik kriz birçok ülke üzerinde büyük etki yapmış, 1929’daki Büyük Buhran’ndan bu yana yaşanan en ciddi kriz olarak nitelenmiştir. Üretici güçlerin büyük tahribatına, 10 milyon işçinin işten çıkarılmasına, ücretlerde kesintiye, emeklilik yaşının yükseltilmesi ve emeklilik maaşlarında kesintiye neden olmuş; devletlerin kamu fonlarını büyük sanayi kuruluşları ve bankaların lehine harcamasına ve dolayısıyla da yeni borç altına girmelerine yol açmıştır. Kapitalist dünyanın merkezi ABD’de ortaya çıkan ve bütün dünyaya yayılan bir ekonomik krizdir bu. Kapitalist sistemin doğasından kaynaklı bir sonuçtu ve büyük tekelleri de etkiledi; fakat en ağır sonuçları işçi sınıfının, gençlerin, halkların ve bağımlı ülkelerin omuzlarına yüklendi.</p>
<p>2008 krizinden etkilenen ABD, Batı Avrupa ülkeleri ile Asya ve Afrika’daki bazı bağımlı ülkelerin ekonomileri toparlanma sürecine girmiştir; fakat bu henüz başlangıç aşamasında olan yavaş, sınırlı ve en önemlisi de tüm ülkelerdeki yüksek işsizlikten dolayı kısmi bir toparlanmadır. Dünya çapında üretim seviyesinin kriz öncesi boyuta ulaşmış olması, daha çok gelişmekte olan ekonomilerdeki büyümenin sonucudur.</p>
<p>Yüksek dış borç sorunu, 2008 krizinin en ciddi sonuçlarındandır ve yeni bir ekonomik krizi tetikleyecek şeylerden biri olabilir. Dünya Bankası rakamlarına göre, ABD’nin borcu, 2013’te 16 milyar dolara ulaşan GSYİH’nin %110’unu aşmıştır. İngiltere’nin dış borcu GSYİH’nin beş katı, Fransa’da iki katından fazla, Almanya’da ise iki katına yakındır. Bağımlı ülkelerde borç miktarı 1970’lerdeki seviyesine ulaşmasa da artış göstermektedir. Aslında GSYİH’si dış borcunun çok üzerinde olan tek ülke Çin’dir.</p>
<p>Ülkelerin bu borçları ödeme gücü ciddi tehdit altındadır. ABD, Kongre kararıyla borç tavanını artırma yönünde siyasi önlemlere başvurmak zorunda kaldı. Arjantin temerrüte düşmüştür. Yunanistan, İspanya, Portekiz ve Macaristan ekonomilerinde iyileşme sinyalleri kapitalist bankaların daha kısa dönemli, yüksek faizli borç pompalamalarına dayanmakta, onları daha büyük borca sürükleyerek daha güçsüz kılmaktadır. İtalya ekonomisi de eksidedir.</p>
<p>2012’den bu yana Çin ekonomisinin büyümesinde yavaşlamanın yanı sıra Hindistan’daki sorunlara, Türkiye ve Güney Afrika ekonomilerinde de düşüşe tanık olduk.</p>
<p>Latin Amerika’da ekonomik büyümenin yavaşladığını görüyoruz. Brezilya teknik olarak durgunlukta olduğunu ilan etti ve 2014 yılının ilk çeyreğinde Arjantin ekonomisi %0.9 büyüdü.</p>
<p>Bu yeni kriz kendisini nasıl gösteriyor? Finans balonu nerede patlayacak? Bölgesel krizler ortaya çıkacak mı? 2008’deki kadar geniş çaplı bir kriz olacak mı? Şu anda kesin cevapları olmayan sorular bunlar.</p>
<p>Kapitalist dünyanın hastalıkları işçileri ve halkları cezalandırmaya devam ediyor. ILO rakamlarına göre toplam 202 milyon işsiz var; işsizlik İspanya ve Yunanistan’da en bariz görünmekte, bu ülkelerde genel işsizlik oranı %25’i, üniversite mezunları da dahil olmak üzere gençler arasında ise %50’yi aşmaktadır. Güney Afrika’da işsizlik oranı %26’dan fazladır.</p>
<p>2013 yılı yoksulluk rakamları bir milyar insanın günlük gelirinin 1 doların altında olduğunu gösteriyor; 2,8 milyar insanın günlük geliri ise 2 doların altındadır; 448 milyon çocuk yetersiz beslenmekte, her yıl bir yaşından küçük 30 bin çocuk tedavi edilebilir hastalıklardan ölmektedir.</p>
<p>Her kıtadaki birçok ülkede faşizmin ortaya çıkması ve gelişmesi, silah üreticilerinin çıkarlarının, egemen sınıfların aşırı gerici kesimlerinin bir ifadesi ve göçmenlere, azınlıklara, işçilere, sendikacılara ve devrimcilere karşı saldırıya geçen ırkçı ve yabancı düşmanı grupların yansıması olarak belirgin bir hal kazanmıştır. Bazı ülkelerde bu faşist görüngüler seçimlerdeki siyasi mücadelelere yansımakta ve demokrasiye ve özgürlüklere tehdit teşkil eden sonuçlar ortaya çıkmaktadır. Faşizm burjuvazinin bir kesiminin gerici, halk karşıtı, anti-komünist, anti-demokratik politikasıdır ve bazı durumlarda gerici hükümetlerin baskıcı uygulamalarında ifadesini bulmaktadır. Proleter devrimcileri açısından faşizmin görüngülerine karşı mücadele, ifşa ve kınama çalışmaları, sosyalizmi hedefleyen devrimci mücadelenin örgütlenmesi sürecinde kaçınılmaz bir sorumluluktur.</p>
<p>Bugün dünyada benzeri görülmemiş oranda bir göç dalgası yaşanıyor. Bağımlı ülkelerden –özellikle de emperyalist yağmalar sonucu en yoksul durumda olanlardan– milyonlarca işçi gelişmiş ülkelere ulaşmak, iş ve fırsat yaratma umuduyla her yola başvurmakta, inanılmaz engellerle karşılaşıyor; çetin yolculuklar, uzun yürüyüşler, güvensiz teknelerde doğayla cebelleşerek, azgın ırmaklardan ve kanalizasyon kanallarından geçerek, önlerine engel olarak kurulan duvarları aşarak bu ülkelere gitmeye çalışıyor. İstedikleri yere varanlar da o ülkede gerici politikalara, ayrımcılığa, düşük ücrete, en kötü yaşam koşullarına maruz kalırken ırkçı ve yabancı düşmanı saldırılara maruz kalıyor.</p>
<p><strong>Emperyalistler arası rekabet yoğunlaşıyor</strong></p>
<p>ABD dünyanın en büyük ekonomisi ve temel askeri güç olmaya devam ediyor. Ekonominin önemli alanlarında en iler teknolojiye sahip; kaya gazı üretiminde en başta yer aldığı için enerji maliyetinde önemli bir düşüş kaydediyor. Bütün bunlara rağmen ABD eknoomik, siyasi ve askeri alanlarda sahip olduğu egemenliği kaybediyor; bugün diğer emperyalist tekeller ve ülkelerle arasında daha büyük bir rekabetle karşı karşıya. Geleneksel müttefikleri İngiltere ve diğer Avrupa Birliği ülkeleri, bazı durumlarda ortak harekete yanaşsa da, Suriye’nin bombalanması örneğinde görüldüğü gibi, bazı savaşçı eylemlere de karşı çıkmaktadır. Özellikle Doğu Avrupa, Afrika ve Asya’da kendi çıkarları için açıktan rekabete girmekte, ayrıca Latin Amerika’ya da nüfuz etmektedirler. AB içerisinde Almanya’nın hegemonya kurma çabalarına İngiltere ve Fransa da aynı amaçla karşı çıkmaktadır. Öte yandan, Rusya’nın ekonomik gelişmesi ve özellikle de askeri gücü, nükleer güce sahip bir ülke olarak kendi çıkarlarına uygun bir şekilde dünyanın yeniden paylaşımı mücadelesindeki yerini güçlendirmiştir.</p>
<p>Ekonomik gelişimi ve dünyanın ikinci en büyük ekonomisi konumu ile Çin, ABD ve diğer emperyalist ülkelerin gücünün zayıflaması ile ekonomik, finansal ve ticari bir rakip olarak her ülkeyi ve kıtayı etkileyen bir güç haline gelimiştir. Nükleer güce sahip ülkeler kulübünde yer alan Çin, en büyük kara ordusuna sahiptir. Ekonomisinin büyük bölümünü uluslararası tekellerin doğrudan yatırımları oluşturmakla birlikte, Hindistan da hızlı büyümesi ile paylaşımdan payını istemektedir. Ayrıca Brezilya, Güney Afrika, Türkiye, Endonezya ve Meksika gibi ekonomik alanda gelişme gösteren ülkeler de uluslarası arenada yerlerini almaya çalışan yeni güçler olarak ortaya çıkmaktadır.</p>
<p>Artık tek kutuplu dünyadan söz edilemeyeceği açıktır; geçen yüzyılın sonlarından bu yana birçok ekonomik gücün, yeni ve eski emperyalist ülkelerin katılımı gelişmektedir. Eski emperyalist güçler arasında paylaşılmış bir dünyada, yeni uluslararası duruma uygun yerlerini talep etmekte, bu konum için için rekabete hazır olduklarını göstermektedirler.</p>
<p>Askeri müdaheleler, bombardımanlar ve çıkarlarının tehdit altında olduğu bölgelerde işgaller, emperyalist ülkelerin zorba ve savaşçı doğasını açıkça ortaya koyuyor. ABD ve müttefikleri hâlâ Afganistan’ı işgal etmekte, resmen çekilmiş olsalar da Irak’ta askeri varlıklarını korumakta, Pakistan’a askeri müdahaleler düzenlemekte, Haiti’de askeri güç bulundurmakta, Venezuela’da gericileri ve oligarşiyi desteklemek için müdahele etmekte ve Küba’ya karşı ekonomik ablukayı sürdürmektedir. Fransa Mali’yi işgal etmekte, Fildişi Sahilleri ve Orta Afrika Cumhuriyeti’ne müdahalede bulunmaktadır. Rusya zor kullanarak eski SSCB topraklarındaki bölge ve cumhuriyetleri ilhak etmektedir.</p>
<p>2014’te ABD ve Avrupalıların desteğiyle İsrail, Filistin’e karşı acımasız bir askeri saldırıya girişmiş, yoğun hava bombardımanı ve füze saldırısında bulunmuş, tankları ve askeri birlikleriyle Gazze’ye girmiş, iki binden fazla sivili, yaşlıyı ve çocuğu öldürmüştür. Şu anda bir ateşkes ve Filistinlilerin taleplerini belirli oranda karşılayan bir anlaşma mevcuttur; fakat bunlar nihai ve Filistin halkı için bağımsız ve halkçı bir geleceği garanti altına alan koşullar değildir. İsrailli Siyonistler, maskelerinin düşmesine ve bütün dünyada soykırımcı teröristler olarak kınanmalarına rağmen, Filistin’i bir devlet olarak ortadan kaldırma ve topraklarını insansızlaştırma amacından vazgeçmemiştir.</p>
<p>Emperyalistler arası çelişkiler, ABD’nin önderliğinde Kanada ve Meksika’yı içeren NAFTA, Avrupa Birliği, Asya-Pasifik bloğu MERCOSUR gibi eski ekonomik blokların korunmasının yanı sıra, BRICS, Pasifik İttifakı ve Şangay İşbirliği Örgütü gibi yeni grupların güçlenmesine de yol açmaktadır.</p>
<p>Asya, Afrika ve Latin Amerika’da bağımlı ülkelerin yanı sıra, emperyalist ülkelerin kendi iç pazarlarında da kızgın bir rekabete tanık oluyoruz. Özellikle mallarını bütün ülkelere satma açısından oldukça atak bir politika izleyen Çin, diğer ülkelerdeki doğrudan yatırımları bakımından üçüncü sırada yer almaktadır.</p>
<p>Emperyalistler arası bir diğer rekabet alanı da maden ve petrol imtiyazları elde etme mücadelesinde ve büyük uluslararası şirketlerin ve devletlerin geniş tarım alanları satın alma çabalarında görülmektedir. Üretici güçlerin gelişmesi, bilimsel ve teknik ilerlemeler çok miktarda hammadde, enerji kaynakları ve gıda ürünleri gerektirmekte ve bunlar esas olarak bağımlı ülkelerden elde edilmektedir.</p>
<p>Ekonomik, finansal ve ticari çatışmaların, askeri caydırıcılık politikasıyla desteklendiğine, ve tehdidi de aşarak, yerel silahlı çatışmalar yoluyla petrol ve diğer doğal kaynaklar bakımından zengin ülkelerin denetimini elde etme ve/veya elde tutma, bu bölgelerin kontrolü için stratejik alanları ele geçirme ve/veya rakip emperyalist güçlere, “terörist” ya da “terörizmi destekleyen” ülkeler olarak nitelenen ülkelere tehdit, göz dağı ve şantaj politikaları uygulandığına tanık olmaktayız.</p>
<p>Sözde terörle mücadele, emperyalist ülkelerin ve gerici hükümetlerin kendi halklarını ve diğer ülke halklarını polis kontrolü altında tutmalarının, terörist ya da “terör finansörleri” etiketiyle Arap göçmen grupları ve diğer ülke göçmenlerine karşı ayrımcılık uygulamalarının, devrimcileri ve toplumsal mücadele verenleri baskı altında tutmalarının “nedeni”, bahanesi olarak kullanılmaktadır.</p>
<p>Birçok emperyalist ülkenin kendi çıkarları için bizzat müdahil olduğu birçok yerel askeri çatışma yaşanmaktadır.</p>
<p>Suriye’de, bir yanda ABD ve Batı Avrupa emperyalistlerinin desteklediği en gerici güçler ve İran’ı abluka altında tutmak isteyen Arap ülkelerinin kurmaya çalıştığı kukla bir yönetim ile öte yanda Rusya’dan askeri destek alan ve onyıllar önce kurulmuş halk karşıtı bir rejimin devamı niteliğindeki Esad rejimi arasında iç savaş devam etmektedir.</p>
<p>Ortadoğu’ya karşı yürütülen emperyalist müdahale politikaları din ve mezhep çatışmalarını kışkırtıyor. Bunun bir kısmını oluşturan ve başta IŞİD olmak üzere El Kaide kökenli radikal İslamcı silahlı grupların saldırıları artış gösteriyor. Bu gruplar başta Kürtler, Ezidiler, Hristiyan azınlık ve Aleviler olmak üzere bölgedeki farklı milliyet ve dinleri hedef alıyor.</p>
<p>Bu koşullarda, bir yanda emperyalistler ve bölgedeki gericilik ile öte yanda Kürtler arasında çatışma ve kutuplaşma söz konusu. Ortadoğu’nun en eski uluslarından biri olan Kürt ulusu dört ülkeye dağılmış durumda ve bu çatışmaların ortasında, emperyalistlerin ve onların gerici müttefiklerinin baskılarına rağmen, kendi kaderini tayin etme alternatifi olarak kendisini ortaya koymak için kimliğini pekiştirme yönünde gelişme kaydetmiştir.</p>
<p>Kobane’nin<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a> IŞİD tarafından kuşatılmasına karşı dünyanın her yerinden yükselen öfke, büyük bir dayanışmanın doğmasına neden olmuş, bu durum Kürtlerin mücadelesine daha da cesaret vermiş ve ABD ve diğer emperyalist ülkelerin yanı sıra çeşitli Arap devletlerini de IŞİD’e karşı Koalisyon oluşturmaya itmiştir.</p>
<p>IŞİD’in ve bölgede onu destekleyen gerici güçlerin vahşeti karşısında Kürtlerin demokratik kantonlarının direnişi ümit veriyor ve Ortadoğu’nun ezilen halklarının mücadelesine yön veriyor.</p>
<p>Ukrayna ise ABD ve Avrupa Birliği’nin koşulsuz desteklediği faşist yönetimin askeri güçleri ile Kırım gibi Rusya’ya bağlanmak isteyen “Rus yanlısı” nüfusun yoğun olduğu bölgeler arasında keskin bir mücadeleye sahne olmaktadır. Faşizme karşı bağımsızlık, özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesi veren demokratik, yurtsever ve ilerici kesimler oldukça zor ve eşitsiz şartlarda mücadele ediyor. Çatışan askerlerin ve sivillerin hepsi Ukraynalı olmakla birlikte esas olarak bir tarafı Batı emperyalizminin yayılmacı politikalarına, diğer tarafı da Rusya’nın jeopolitik çıkarlarına hizmet etmektedir. Bu çatışma Rusya’ya karşı ekonomik yaptırımlara ve Putin hükümetinin meydan okuyan tepkisine yol açmıştır. Bu, dünyaya karşı bir güç gösterisidir: Bir tarafta Batı’nın askeri gücü, diğer tarafta Rusya’nın askeri gücü.</p>
<p><strong>Silahlanma yarışı tehlikeli bir şekilde yeniden gündemde</strong></p>
<p>Stockholm Uluslararası Barış Araştırma Enstitüsü SIPRI’ye göre silahlanmaya yapılan harcama Soğuk Savaş öncesi seviyelere geri döndü. 2013 verilerine göre, dünyada askeri amaçlı harcamalar dakikada 3.3 milyon, saatte 198 milyon ve günde neredeyse 4 milyar 800 milyon dolara ulaşmıştır.</p>
<p>ABD yılda 640 milyar dolarlık silahlanma harcamasıyla açık ara önde giderken, Çin 188 milyar dolarla, Rusya da 88 milyar dolarla onu takip etmektedir. Bunların ardından Suudi Arabistan, İngiltere, Almanya ve Japonya gelmektedir. Almanya ve Japonya’nın tehlikeli bir şekilde silahlanma yarışına katıldığı ve diğer ülkelere asker gönderdiği gözden kaçırılmamalıdır. İsrail ve Siyonizm, ABD’nin üssü, Filistin’e saldırının ve bölgedeki ulusalcı devletlere karşı tehditlerinin süngüsü durumundadır. Dünyanın en büyük ve en gelişmiş ordularından birine sahiptir.</p>
<p>Genel olarak bütün ülkeler silahlanma yarışına katılarak büyük uluslararası şirketlerin ve devlet işletmelerinin elinde bulunan savaş sanayiini büyütmektedir.</p>
<p>Nükleer silahların yayılması, dünya çapında sayıları artan emperyalist askeri üsler ve askeri cephanelerin yenilenmesi, büyük güçlerin caydırma politikalarını çoktan aşmıştır; bunlar dünyanın yeniden paylaşılmasında karşılaşılacak kaçınılmaz felakete hazırlıktır.</p>
<p><strong>Rusya ve Çin’in emperyalist bir blok yaratma çabaları</strong></p>
<p>Çin ekonomisinin bütün kıtalara yayılması, ağır ve hafif sanayi ürünlerinin daha ucuz fiyattan piyasaya sürülmesi nedeniyle, emperyalist ve gelişmiş kapitalist ülkeler de dahil olmak üzere dünyadaki ülkelerin çoğunun piyasası Çin malları ile doluyor. Çin sermayesinin petrol arama, madencilik ve büyük kamu işletmelerinin inşasına yönelik doğrudan yatırımları ilk olarak Asya, Afrika ve Latin Amerika’daki bağımlı ülkeleri hedef alıyor. Atak diplomasi politikası ve ticari, ekonomik ve askeri bloklar oluşturması Çin’i dünyanın ikinci en büyük ekonomisi, büyük bir ekonomik güç ve önemli bir askeri güç kılıyor.</p>
<p>Rusya ise ekonomik gücünü önemli ölçüde geri kazandı ve askeri kapasitesini geliştirmeye devam ediyor. Bugün askeri güç bakımından ikinci sırada yer alıyor. Jeopolitik etki alanlarını yeniden inşa ediyor; eski Sovyet ülkelerinin birçoğunu kendi çıkarları doğrultusunda denetimi altına almış durumda. Petrol fiyatlarının düşmesinin yol açtığı mevcut sıkıntılarına rağmen, dünyanın kaderinin belirlenmesinde yerini alma kararlılığını ilan etmiş bulunuyor.</p>
<p>Birçok ortak girişimleri olan Çin ile Rusya arasında önemli düzeyde ticari, ekonomik ve askeri işbirliğine gidildiğini söylemek mümkün. Fakat aynı zamanda emperyalist bir askeri blokun kurulması için çözüm bekleyen ciddi çelişkilerin bulunduğu da açık.</p>
<p><strong>Uluslararası ekonomik ve ticari çekişmede yeni bir kutup: BRICS</strong></p>
<p>Brezilya, Rusya, Hindistan, Çin ve Güney Afrika’nın katılımıyla kuruluşu yıllar öncesinden başlamış olan BRICS, dünya nüfusunun %40’ına tekabül eden 3 milyarlık nüfusa sahip. 2014 itibariyle dünya GSYİH’sinin %20’sini üretmekte ve yine dünya ekonomisinin %18’ini temsil etmektedir.</p>
<p>2014’te Brezilya’da yapılan BRICS zirvesi uluslararası girişimi yeniden başlatarak ekonomik, finansal ve ticari bir blok, uluslararası arenada kendi sesi olan bir oluşum haline geldiğini ortaya koydu. BRICS Kalkınma Bankası’nı kurdu ve Dünya Bankası ve IMF ile rekabet etmek için uluslararası işlemlerde kullanmak üzere bir döviz rezervi oluşturdu. Asya, Afrika ve Latin Amerika bağımlı ülkelerini yörüngesine toplamaya çalışıyor.</p>
<p>Bütün ülkelerde var olan reformist unsurlar, BRICS’i desteklenmesi gereken anti-emperyalist bir blok olarak görmekte ve halkların ve “ilerici hükümetlerin” ona güven duyabileceğini düşünmektedir. Bu düşünce Rusya ve Çin’in ABD’yi dizginleyecek bir blok olduğu, Suriye örneğinde -sözde- yapmış oldukları gibi, halkın çıkarlarının yanında yer aldıkları varsayımına dayanmaktadır. Brezilya hükümetinin ilerici olduğuna, Brezilya ve Latin Amerika halklarının çıkarlarını temsil ettiğine inanıyorlar. Bu fikirler kitleler arasında yayılmakta ve kafa karıştırmaktadır. Bu karışıklığı gidermek biz proleter devrimcilere düşüyor. Öte yandan, BRICS’in ABD ve müttefiklerinin hegemonyasını dengeleyen bir ağırlığı olduğuna ve uluslararası alanda caydırıcı bir güç oluşturacağına inanan kesimlerin sayısı da az değildir.</p>
<p>BRICS, bağımlı ülkelerin yağmalanması ve sermaye ihracı yoluyla kendisini güçlendirme hedefi doğrultusunda ilerleyen yeni bir ekonomik ve ticari blok, yeni bir süper güçler grubu oluşturmaktadır. Diğer yandan, Ukrayna olaylarının gösterdiği üzere, kendi içinde büyük yaralar ve çelişkiler barındırmaktadır. Rusya, ABD ve AB’ye karşı rekabetinde istediği tam desteği alamamıştır. Öte yandan Çin, rakipleri ABD ve AB’nin emperyalist ülkeleriyle rekabet ederken, onlarla ekonomik ve ticari anlaşmalara da girmektedir. Ayrıca bir taraftan anlaşmalar imzalanmakla birlikte Çin, Hindistan ve Rusya arasında büyük ekonomik ve jeopolitik çelişkiler de mevcuttur.</p>
<p><strong>Çeşitli kültürel ve dinsel çatışmalar körükleniyor</strong></p>
<p>Ortadoğu’da onyıllardır Batı’ya ve Hristiyan alemine karşı İslam bayrağını taşıyan ve çeşitli müslüman mezhepler arasındaki farklılıkları ‘kutsal savaş’ yoluyla ortaya koyan dinci grup ve mezhepler ortaya çıktı. Bu gruplar Arap ülkelerindeki belli ekonomik çevreler ve hükümetler tarafından desteklenmekte ve finanse edilmektedir. CIA tarafından kurulan, eğitilen ve finanse edilen El-Kaide, Arap halklarının ilerici ulusal mücadelelerinin sabote edilmesi ve terörle bastırılmasında kirli bir rol üstlenmiştir. Bugün, başlangıçta El-Kaide’nin bir parçası olan IŞİD, Irak ve Suriye’nin geniş bölgelerini ele geçirmiş ve Hilafet ilan etmiştir. Güçlü silahlara sahiptir ve Sünni bir örgüt olarak diğer İslami inançlara ve diğer dinlere meydan okumakta, her türlü zulüm ve vahşeti uygulamaktadır. IŞİD’in eylemleri, ABD önderliğinde ve birçok Arap ülkesinin de katıldığı emperyalist koalisyon aracılığıyla yeni bir müdahale için bahane oluşturmuş, bu grubun ortadan kaldırılması için yakıp yıkma taktiği izlenmesi, Iraq ve Suriye’nin bombalanması gündeme gelmiştir. Afrika’da Boko Haram örgütü İslamcı köktenciliği savunmakta; Nijerya’da aktif olan bu örgüt İslam Devlet kurduğunu ilan etmekte, sivil halkı öldürmekte, yüzlerce genç kızı kaçırmaktadır.</p>
<p>Afrika’da aşağı Sahra bölgesinde, emperyalist ülkelerin silahlandırdığı gruplar arasında dini ve etnik çatışmalar ortaya çıkmaktadır. Bu çatışmaların çoğu doğal kaynaklar, petrol ve koltan madenleri için yapılan emperyalistler arası mücadelenin bir uzantısıdır.</p>
<p>Fanatik grupların ortaya çıkmasında etkili olan etnik, kültürel ve dini duyguları, emperyalist ülkeler ve egemen sınıflar, halkları ulusal ve sosyal özgürlük mücadelelerinden saptırmak için kışkırtıyor.</p>
<p><strong>İşçi sınıfının ve halkların mücadelesi</strong></p>
<p>Yeryüzünde hiçbir yerde toplumsal barış yoktur; işçi sınıfı her yerde kapitalistlerin kendi çıkarları doğrultusunda sömürü ve baskısıyla karşı karşıyadır.</p>
<p>İşçi sınıfının hoşnutsuzluğunun ifadeleri farklı düzeylerde gelişmekte, çıkarlarını savunma ve nasıl elde edileceği konusundaki tartışmalardan oturma eylemlerine, grevlere, genel grevlere, sokak gösterilerinden, koordinasyon girişimlerine ve sendikal mücadeleye, siyasi platfromların oluşturulmasından seçim mücadelesine kadar farklılıklar göstermektedir.</p>
<p>2014’ün önemli olaylarından biri Burkina Faso işçileri, halkı ve gençliğinin, kitlesel ve kahramanca gösterilerin ardından, ülkede 30 yıldan fazladır baskıcı, gerici ve emperyalist yanlısı bir rejim kurmuş olan Campaore diktatörlüğüne son vermiş olmasıdır. Bu süreçte Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı mensubu kardeş partimiz Yukarı Volta Devrimci Komünist Partisi, Ekim ayı sonlarında zafere ulaşan mücadelenin örgütlenmesi ve gelişmesinde önemli rol oynamıştır. Fransız ve Amerikan emperyalistleri ile silahlı kuvvetlerin desteğini alan Burkina Faso egemen sınıfları, mücadelenin yönünü, emperyalist egemenliğin ve seçimler yoluyla ülkedeki egemenlerin bileşimini yenileme ve kurumları yenileme doğrultusunda saptırmaya çalıştı. İşçiler, halk ve gençlik ile proleter devrimciler nihai kurtuluş hedefiyle mücadeleyi devam ettirme kararında ısrar ediyor ve yenilenmiş bir enerjiyle yeni ideolojik ve politik mücadelelere katılıyorlar.</p>
<p>Meksika’da çok sayıda gencin öldürülmesi ve öğretmen okulundaki 43 öğrencinin kaybedilmesi olaylarında resmi baskıcı güçlerin, silahlı kuvvetlerin, polisin ve paramiliter grupların zalim eylemlerine karşı gençlerin, işçilerin ve halkın katıldığı büyük gösteriler düzenlendi. Bu mücadeleler burjuva kurumlara baskı yapmakta, hükümetin istifasını talep eden siyasi eylemlere dönüşmektedir. Bu eylemlerde kardeş partimiz Meksika Komünist Partisi (Marksist-Leninist) sorumluluklarını yerine getirmekte, verilen mücadelelerde kitlelerle birlikte yerini almaktadır. Meksika’daki gerici rejimin vahşeti, dünya çapında işçilerin ve halkların, demokratik kamuoyunun tepkisini alıyor; halk hareketi, toplumsal mücadele yürütenlerin ve devrimcilerin dayanışmasına ve teşvikine tanık oluyor.</p>
<p>Tunus Arap Baharı’nın, özgürlük, demokrasi ve sosyal değişim mücadelesinin ideallerini yaşatmaya devam ediyor. İşçiler, halk ve gençlik, halk ayaklanmasının kazanımlarını hayata geçirmek için yeni mücadeleler geliştiriyor; her tür koşulda ve her tür mücadele biçimini kullanan bir mücadele yürütüyorlar. Halk Cephesi’nde işçilerin, halkın ve gençliğin, durumdan hoşnutsuz olanların, değişim isteyenlerin birliğini kurarak ilerliyorlar. Son parlamento seçimlerinde Halk Cephesi 15 milletvekili kazanarak önemli sonuçlar elde etti. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde ise Hamma Hammami yoldaş sıkı bir mücadele yürüterek 27 aday arasından üçüncülüğü kazandı. Tunus’ta sosyal ve ulusal özgürlük mücadelesi devam ediyor; biz komünistler en cesur müfrezelerden birine sahibiz.</p>
<p>İspanya, Yunanistan, İtalya ve diğer Avrupa ülkelerindeki büyük işçi hareketleri önemli bir canlanmaya ve anti-kapitalist eğilimin gelişmesine tanık oluyor. Güney Afrika’da madencilerin aylar süren grevine, Çin’de işçilerin çeşitli mücadeleci eylemlerine tanık oluyoruz.</p>
<p>İşçi sınıfı ve halklar sivil özgürlükler ve demokrasi için mücadele etmekte, siyasi mücadeleye aktif olarak katılmakta, halk muhalefetini gerici ve satılmış hükümetlere karşı kanalize etmektedir.</p>
<p>Başta lise ve üniversite öğrencileri olmak üzere gençlik, burjuva hükümetlerin halk karşıtı politikalarına karşı kamu eğitiminin korunması için mücadele etmekte, emperylizme karşı ve ulusal egemenliğin savunulması mücadelesine katkıda bulunmaktadır.</p>
<p><strong>Reformizm sosyal ve ulusal kurtuluşun alternatifi değildir</strong></p>
<p>Liberal burjuva hükümetler, sosyal demokrasi, revizyonistler ve oportunistler de dahil olmak üzere kapitalist sınıfın bir kesimi sınıf uzlaşma politikasını geliştirmeye devam etmekte, krize çözüm bulmak, ülkenin gelişmesini ve sosyal refahı sağlamak için işçiler, işverenler ve hükümetler arasında anlaşma önerilerinde bulunmaktadır.</p>
<p>Bu politika ve uygulamalar, sendika örgütlerine ve işçi hareketine ciddi bir zarar vermiş, işçi aristokrasisinin desteklenmesine, sendikaları zincirleyen sendika bürokrasisinin ilerlemesine, işçi hareketinin kırılmasına ve sınıf hedeflerinden sapmasına neden olmuştur.</p>
<p>Büyük sendikaların önderliğinin tersine, işçilerin önemli bir kesimi alternatif aramakta, hakları için mücadelede koordinasyonu sağlayacak kolektifleri kurmakta, sendika demokrasisini teşvik etmekte ve bazı ülkelerde bürokrasiyi grev ve gösteri çağrısı yapmaya zorlamaktadır. İşçi sınıfı içinde, baskı ve sömürüye karşı, hakları ve yeni kazanımlar için birlik ve mücadele ruhu güçlenmektedir.</p>
<p>Yakın dönemde farklı ülkelerde ve kıtalardaki gerici ve neoliberal rejimlere karşı gelişen mücadeleler sonucu bu hükümetlerin birçoğu ortadan kalkmış, seçimler yoluyla, kendilerini “ilerici” olarak adlandıran hükümetler kurulmuştur.</p>
<p>Kısa süre içinde bu sözde alternatifler gerçek sınıf renklerini göstermiş, egemen sınıfların bir başka kesiminin ifadesi olduklarını, bazı reformist önlemleri ve sosyal devlet uygulamalarını kullanarak emekçi kitleleri aldatmaya ve özel mülkiyet sistemini koruma amacıyla ideolojik kafa karışıklığı yaratmada siyasi destek oluşturacak sosyal tabanı oluşturmaya çalıştıklarını ortaya koymuşlardır.</p>
<p>Başta Latin Amerika olmak üzere birçok ülkede ve kıtada ortaya çıkan bu çeşitli reformist oluşumlar artık kendisini tüketmiştir ve toplumun derin sorunlarıyla baş etme ve emekçi kitlelerin temel taleplerini karşılamaktan uzaktırlar; hepsinden önemlisi işçi sınıfının ve halkların gözünden düşmektedirler.</p>
<p>Eşitsizliği ortadan kaldırma aracı olarak reformizmi savunanlar, bu süreçlerin sona ermesiyle geçmişe, yani eski partilerin iktidarına geri dönüleceği düşüncesini yaymaktadır. Bu hükümetlerin eski kapitalizmi, olduğu yerde saymayan, mülk sahibi sınıfların çıkarı doğrultusunda durmadan ilerleyen kapitalizmi temsil ettiğine dair nesnel gerçeği yok sayan yanlış bir iddiadır.</p>
<p>Venezuela’da özel bir süreç gelişmektedir. Hugo Chavez hükümetinin ekonomik ve sosyal uygulamaları daima halk kesimlerinin yararına olmuş; yurtsever ve Amerikan emperyalizmi karşıtı tutumları tutarlılık göstermiş, kitlelerin hareketine dayalı tek hükümet olmuştur. Chavez’in ölümünün ardından yerine gelen selefi, ABD’nin doğrudan desteğini alan gericiliğin kışkırttığı saldırgan bir istikrarsızlaştırma ve sokak çatışmaları kampanyasıyla karşı karşıyadır. Gıda ve diğer temel tüketim maddeleri sıkıntısı, %60’ı aşkın bir enflasyon oranı, paranın değer kaybetmesi, suç işleme oranındaki artış nedeniyle oluşan güvensizlik duygusu nedeniyle oluşan sosyal huzursuzluk da bu eylemleri destekler niteliktedir. Venezuela’da sağ ile sol arasında, yurtseverler ile satılmışlar arasında, devrimciler ile gericilik arasında sert bir mücadele sürdürülmektedir. Chavez yanlısı güçlerin iddialarının aksine Venezuela’da herhangi bir devrim gerçekleşmiş, sosyalizm inşa edilmiş değildir; fakat gericiliğin azgın saldırısı ile karşı karşıya olan yurtsever, demokratik ve devrimci bir süreç yaşanmaktadır. <strong>Durum şunu göstermektedir ki, ne kadar radikal bir tutum takınırsa takınsın reformizm devrime götürmez</strong>. Kısa dönemde bu mücadelenin sonucunu kestirmek mümkün değildir. Ama her halükârda Venezuela işçileri, halkı ve gençliği üst düzeyde mücadeleler yoluyla kavgayı öğrenmekte, sosyla dönüşüm sürecindeki rollerini anlamaktadırlar. Proletaryanın devrimci partisi, Venezuela Marksist-Leninist Komünist Partisi’nin önünde büyük sorumluluklar ve zorluklar bulunmaktadır.</p>
<p>Emperyalist ülkeler arasında, savaş kışkırtıcılığı yapan saldırgan ülkeler ile halklara yardım eden, ulusal kurtuluş sürecinde onlara dayanak olabilecek ilerici emperyalist ülkeler ayrımı yapmak yanlış bir tutumdur. Bu fikirler ile “ilerici hükümetler” yeni bir bağımlılığın iplerini gizlemektedir.</p>
<p><strong>Sınıf mücadelesi tarihsel bir itici güç olmaya devam ediyor</strong></p>
<p>Bilim ve teknolojideki olağanüstü gelişmeler ve milyonlarca insanın sanayi üretimine katılması ile meydana gelen üretim araçlarındaki gelişmeler büyük kârlar yaratıyor ve zenginliğin uluslarası tekellerin ve emperyalist ülkelerin elinde daha da yoğunlaşmasına neden oluyor. Yeni icatlara ve keşiflere, bilgi teknolojisine, sibernetiğe, otomasyon ve robotlaşmaya rağmen bu birikim esas olarak dünyanın her ülkesindeki fabrikalarda çalışan milyonlarca kadın ve erkek işçinin emek gücünün ürünüdür.</p>
<p>Sermayenin genişlemesi, servet birikimi ve yoğunlaşması, en başta, artı değere kapitalistler tarafından el konulmasının sonucudur. İşçi sınıfının varlığı ve emeği olmaksızın servet de olmayacak, sermaye dünyasının varlığı mümkün olmayacaktır.</p>
<p>Bugün işçi sınıfı çağın merkezinde yer almaktadır; serveti yaratan odur; sadece üretimdeki rolü ile değil aynı zamanda kitleselliği ile de toplumun temel gücüdür. Milyarlarca işçi daha önce hiç olmadığı kadar işçi sınıfının bir parçası haline geliyor, sanayi üretimi ekonomik kalkınmayı güçlendiriyor.</p>
<p>Üretimin toplumsallaşması ve servet yoğunlaşmasının artması kapitalist-emperyalist sistemin temel dayanaklarıdır. Çağın iki temel sınıfı, işçiler ve kapitalistler karşı kaşıyadır. Kapitalistlerin yarattığı, bir avuç sermayedarın çıkarı için milyonlarca insan üzerinde baskı ve sömürü düzeni, toplumsal utanç ve eşitsizlik hali, çürüyen bir toplum, geri dönülmez biçimde yok oluşa doğru giden bir dünyadır. Bu durum, yeni bir dünyanın ortaya çıkışı ile, işçilerin dünyası, sosyalizm ile tersine çevrilecektir.</p>
<p><strong>Marksist-Leninist komünistler olarak sorumluluklarımızı yerine getireceğiz</strong></p>
<p>Komünistlerin sorumluluğu, gericiliğe karşı devrimci yeniliği savunması, ileri tutum ve mevzileri daha ileri taşıması, işçi sınıfının acil ihtiyaçları için mücadele etmesi, işçiler ve halk hareketi içindeki revizyonist ve oportünist eğilimleri teşhir etmek için mücadeleyi sürdürme arzusunda olmasıdır.</p>
<p>Biz Marksist-Leninistler her ülkede ve uluslararası ölçekte işçi sınıfının birliğinin esas yükümlüleriyiz; kır ve kent işçilerini, işçi sınıfı ile köylüleri, ezilen ulus ve halkları, kapitalist devlet içinde ezilmiş ve ayrımcılığa uğramış halkları ve milliyetleri, gençleri, öğrencileri ve aydınları da içine alacak şekilde geniş bir cephe kurmak için mücadele ediyoruz.</p>
<p>Emperyalist yağma ve kapitalist sömürünün etkilerini derinden hisseden gençliğin geniş kesimlerini ekonomik ve siyasi mücadeleye kazanmamız için politikalarımızı ve faaliyetlerimizi geliştirmemiz elzemdir. Gençliğin farkındalığı ve potansiyelini ya egemen sınıfın şu ya da bu kesiminin kullanmasına, anarşist eğilimlerin onların aklını çelmesine bırakacağız ya da biz komünistler, sosyal ve ulusal kurtuluş sürecinde, özgürlük mücadelesine gençliği kazanacağız.</p>
<p>Biz Marksist-Leninist komünistler sorumluluklarımızı kendi ülkelerimizde yerine getiriyoruz. İşçi sınıfının ve gençliğim mücadelesinde en ön saflarda yer alıyor, proletaryanın çıkarlarını temsil ediyoruz. Onlara önderlik etmek, devrimci güçlerin birikimi sürecinde onları dönüştürmek için çaba göstermeliyiz.</p>
<p>Proleter devrimcilerin emperyalizme ve burjuvaziye karşı devrim ve sosyalizm için mücadele etme görevi, bize, devrimci mücadelenin geliştiği her türlü koşulda çalışma yürütme, faşizme ve baskılara karşı mücadele etme, demagoji ve reformizmin karşısında durma, en ileriden işçi sınıfının mevzisinden bakarak toplumsal sorunlarla aktif olarak ilgilenme, halk cephesi kurma, stratejik hedefimiz olan iktidar mücadelesi hedefinden sapmadan aktif bir şeklide günlük mücadeleye katılma sorumluluğu yüklemektedir.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Kobane, Suriye Kürdistanı’ndaki Rojava demokratik kantonlarından biridir.</p>
<p><em>Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı (CIPOML)</em></p>
<p><em>Türkiye, Kasım 2014</em></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Devrim ve sosyalizm için birlik ve mücadele yolunda 20 yıl</title>
		<link>https://www.cipoml.net/tr/devrim-ve-sosyalizm-icin-birlik-ve-mucadele-yolunda-20-yil/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Dec 2014 12:30:42 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2014 - Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cipoml.net/tr/?p=79</guid>

					<description><![CDATA[Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı’ mız Kasım 2014’te Türkiye’de toplandı. Bir araya gelişimizin 20. yılında kapitalizme, uluslararası burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadele kararlılığımızı bir kez daha vurguladık. Sınıf mücadelesinin güncel durumunu ve dünya işçi sınıfının önündeki görevleri belirleyerek, kararlar aldık. *** Kapitalist-emperyalist sistemin savunucuları krizsiz, savaşsız, demokratik ve refah içinde bir dünyanın olanaklı olduğunu [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı’ mız <strong><u>Kasım 2014’te</u></strong> Türkiye’de toplandı.</p>
<p>Bir araya gelişimizin 20. yılında kapitalizme, uluslararası burjuvazi ve emperyalizme karşı mücadele kararlılığımızı bir kez daha vurguladık. Sınıf mücadelesinin güncel durumunu ve dünya işçi sınıfının önündeki görevleri belirleyerek, kararlar aldık.</p>
<p>***</p>
<p>Kapitalist-emperyalist sistemin savunucuları krizsiz, savaşsız, demokratik ve refah içinde bir dünyanın olanaklı olduğunu ileri sürdüler. Bütün insani amaç ve özlemlerin gerçekleşmesinin tek yolunun kapitalizm olduğunu iddia ettiler. Ancak sayısız delille yeniden ve yeniden görülüp pratik olarak kanıtlanıyor ki, kapitalizmin işçi sınıfı ve emekçi halklara sunabileceği bir gelecek yoktur.</p>
<p>Üretici güçlerle, sınai ve hizmet üretimi dünya ölçeğinde hiç olmadık ölçüde gelişmiştir. Ancak gelişen üretici güçler, kapitalist üretim ilişkilerinin oluşturduğu kabuğa sığmamaktadır.</p>
<p>Günümüzde, üretimin toplumsallaşmasıyla, mülk edinmenin özel (kapitalist) niteliği arasındaki çelişki tarihteki tüm örneklerini geride bırakan düzeydedir. Asalaklığı ve çürümeyi koşullayan –kapitalist metropollerde büyük sermaye fazlalıkları oluşmasına neden olan– mali sermaye büyümüş, egemenlik ağları dünyanın en ücra köşelerine kadar yayılmıştır.</p>
<p>Başta taşeronlaştırma olmak üzere, emek süreçlerinin zaman ve mekân olarak parçalanmasıyla, esnek çalışma biçimleri yaygınlaştırılmıştır. Bununla birlikte örgütsüzlük dayatılmış, düşük ücret, ilkel çalışma koşulları, işsizlik ve iş cinayetleri artmış, kapitalist sömürü yoğunlaşmıştır. Tekelci sermayenin sömürü ve kâr oranlarının aşırı yüksekliğiyle, çalışma ve geçim koşullarının tahammül edilemez düzeyde kötüleşmesi, emek ve sermaye arasındaki kutuplaşmanın başlıca etkenidir.</p>
<p>Varlık içinde yokluk olan kapitalizmin gelişmesi bölüşümde uçurumun derinleşmesiyle atbaşı gidiyor. Yoksullaşma ve sefalet yayılıyor. Avrupa’nın gelişmiş kapitalist ülkelerinde bile evsizler, dilencilik ve çöp toplayıcılığı yaygınlaşıyor. Açlık, Afrika’nın kuraklık ve kıtlık bölgelerinin dışına genişledi.</p>
<p>Kapitalizmin bir ürünü olarak çevre sorunu çözümü ertelenemez pratik bir sorun olarak gündeme geldi. Kâr hırsı uğruna toprağın, suyun ve havanın aşırı kirletilmesi ve doğanın tahribi insanlığın geleceğini tehdit eder boyutlara ulaştı, iklim değişikliklerini beraberinde getirdi.</p>
<p>Sosyal adaletsizlik, ücretlerin düşürülmesi, vergi ve zamlarla tekellere burjuva devlet eliyle birikim olanağı yaratılması, devlet harcamalarının halkların sırtına yıkılması ve hükümetlerin yoksulluğu derinleştirici uygulamaları karşısında başta işçiler olmak üzere emekçi halk kitlelerinin tepki ve öfkesi büyüyor.</p>
<p>***</p>
<p>2008’de ABD merkezli olarak patlak veren kapitalist krizin girdabına çekmediği ülke neredeyse kalmadı. Üretici güçlerin ciddi ölçüde tahribine neden oldu. Büyük kapitalist devletler ve hükümetleri trilyonlarca dolarlık fonlarla şirket kurtarmalara giriştiler. Şirket kurtarmaları övgüyle karşılayan burjuvaziyse, işçi sınıfı ve emekçi halklar karşısındaki tutumunu kriz vesilesiyle bir kez daha ortaya koydu. Şirketlere aktarılan fonlar emekçi halkların sırtından karşılanmakla kalmadı, krizin bütün faturası işçi sınıfı ve emekçilere kesildi: Çeşitli ülkelerde 10 milyondan fazla işçi işten çıkarıldı, ücretlerde üçte bire varan kesintiler oldu, emeklilik yaşı yükseltildi, emeklilik maaşları düşürüldü.</p>
<p>Yaşananlar, kapitalizmin insani hiçbir mantıklı açıklaması ve gerçekliğinin olmadığını kanıtladı. Sermayenin merkezileşmesini artırırken, tüm yükünü işçilerin ve ezilen halkların sırtına yıktı. Bu yıkım, başta işsizlik olmak üzere en ağır sonuçlarını kadınlar ve gençler üzerinde gösterdi.</p>
<p>***</p>
<p>2009’un ardından görece bir canlanma ve toparlanma sürecine giren ABD ve belirli Batı Avrupa ülkelerinin ekonomileri bunu fazla sürdüremedi ve bugün yeni bir krizin belirtileri görülmektedir. 2008’in şirket kurtarmaları ve borçlanmalarıyla şişen devlet borçları kapitalist ülkeler bakımından ciddi yük oluştururken, Çin dışında borçsuz ülke kalmadı. Birçok ülke ekonomisinde büyüme rakamlarında düşüşler, durgunluk belirtileri, hatta negatif büyüme gündemde.</p>
<p>İşsizlik ve yoksulluk rakamları alarm vericidir. Uluslar arası Çalışma Örgütü (ILO) rakamlarına göre, dünyada toplam 202 milyon işsiz var. 2013 yılı yoksulluk oranları, bir milyar insanın günlük gelirinin 1 doların altında olduğunu gösteriyor. 2.8 milyar insanın günlük geliri ise 2 doların altında. 448 milyon çocuk, olması gereken ağırlığın altında ve her yıl bir yaşın altında 30 bin çocuk tedavi edilebilir hastalıklardan dolayı ölüyor.</p>
<p>Bugün dünyada benzeri görülmemiş oranda bir göç yaşanıyor. Bağımlı ülkelerden –özellikle de emperyalist yağmalar sonucu en yoksul durumda olanlarla bölgesel savaşlara konu olanlardan– milyonlarca kişi gelişmiş ülkelere ulaşma, geçinebilecek bir iş ve katlanılabilir bir yaşam fırsatı yakalayabilme umuduyla göç ediyor. Bunların büyük bir kesimi istediği yere varamadan yollarda ölüyor. İstedikleri yere varanlar da ayrımcılığa, düşük ücretle, en kötü yaşam koşullarında çalışmaya, ırkçı ve yabancı düşmanı saldırılara maruz kalıyor.</p>
<p>***</p>
<p>Uluslararası burjuvazi ve kapitalist devletler arasında çelişkiler keskinleşmekte ve rekabet büyümektedir. Dahası bu durum, günümüzün ileri ölçülerde iç içe geçmiş dünya ekonomisi koşullarında gerçekleşmektedir.</p>
<p>Emperyalistler arası çelişkiler ve rekabet sonucu ekonomik-ticari ittifaklar da yenileniyor. Asya Pasifik Bloğu, Çin ve Rusya öncülüğünde BRICS, ABD-AB Transatlantik Ticaret ve Yatırım Ortaklığı gibi oluşumlar, işçi ve emekçilerin yaşamını doğrudan etkileyecek yeni saldırıları da gündeme getiriyor.</p>
<p>“Küreselleşme” taraftarlarının dünya ekonomisindeki entegrasyon eğiliminin gelişmesini çekiştirerek ileri sürdükleri “eski emperyalizm kalmadı”, “emperyalizm tahlilleri eskidi ve aşıldı” içerikli iddialar, sadece kapitalistlerin, emperyalistlerin bir güzellemesidir.</p>
<p>Ağları tüm dünyayı saran mali sermaye egemenliği, devlet olanaklarından en ileri ölçüde yararlanmayı da kapsayan ve ulusal sınır tanımayan tekelci yağma ve asalaklığın doruğu olarak finansal spekülasyonlar gerçektir ve varlığı kanıt gerektirmemektedir. Bir yanda sayıları artan dolar milyarderleri ve banka ve yatırım tekellerinin bilânço ve kârları vardır. Diğer yanda ise nicelik olarak durmaksızın büyüyen, çalışma koşulları kötüleşen, sefaleti derinleşen işçi ve emekçi kitleler vardır. Bunlar da gerçektir ve varlıkları kanıt gerektirmemektedir.</p>
<p>Öte yandan, emperyalist müdahale ve bölgesel savaşları da kapsayarak, tekeller ve emperyalist devletlerarasında rekabet ve hegemonya mücadelesi keskinleşerek sürmektedir. Emperyalist ve gerici burjuva devletlerin yalnızca ülke dışına, yayılmacılığa yöneldikleri, ama “cephe gerileri”ni sağlamlaştırmaya önem vermedikleri düşünülemez.</p>
<p>Dünya, gelinen yerde, işçi hareketinin yenilgiye uğraması ve sosyalizmin püskürtülmesinin ardından iyice gericileşen burjuva politik ilişkiler ve devlet yapılanmalarının alanı oldu. “Sosyal devlet” uygulamalarına gerek görülmedi ve doludizgin “neoliberal” politikalar izlendi. Dağınıklık ve yenilgi ruh halinden güç alan burjuvazi bütün ülkelerde daha da saldırganlaştı ve gericileşti.</p>
<p>Eşitlik ve özgürlük konusundaki ikiyüzlülüğü ve biçimselliği tartışmasız olan burjuva demokrasisi, bu “neoliberal süreç”te iyice güdükleşti. Gericileşme ideolojik, politik, kültürel, ahlaki, hukuksal tüm alanları kapsadı. Ortaçağ değerleriyle muhafazakârlığın yükselmesi, güncel gelişmenin belirgin niteliği oldu. El Kaide ve IŞİD türü örgütler bu koşullar içinde yükseldiler ve uluslararası burjuvazi ve emperyalizmin kullanışlı maşaları oldular. Emperyalizm ve mali sermaye, başta orta çağ gericiliği olmak üzere her türden gericiliği destekliyor ve onu egemenliğinin temel dayanağı yapıyor.</p>
<p>Burjuva demokrasisinin gelişkin olduğu ileri kapitalist ülkelerde bile antidemokratik, faşist eğilimler ve polis devletine gidiş dikkat çekiyor. Son dönemde sadece Ukrayna’da yaşananlar bile burjuva demokrasisinin sınırlarını göstermesi bakımında oldukça öğreticidir. Emperyalist güçler arasındaki çatışmanın ortasında kalan Ukrayna’da, “demokrasinin beşiği” ileri kapitalist ülkeler neo-nazi, faşizan güçleri açıkça desteklemekte sakınca görmediler.</p>
<p>***</p>
<p>Bütün bunlar madalyonun bir yüzüdür. Tekelci gericiliğin iktisadi-sosyal saldırganlığı ve politik alanı kapsayan zulmü sonucu biriken öfke ve hoşnutsuzluk büyük patlamalara, halk hareketlerine ve kitlesel mücadelelerin yaşanmasına neden olmuştur. Son birkaç yıl, uluslararası burjuvazi, emperyalizm ve gericiliğin saldırganlığının çok sayıda ülkede halk hareketleriyle yanıtlanmasının örnekleriyle doludur. Bu halk hareketleri, yaygın grev ve gösteriler, ayaklanma ve isyanlar burjuva gericiliğini püskürtemese bile gelecek açısından önemli bir mücadele birikimi oluşturmuştur.</p>
<p>Emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından cetvelle çizilmiş yapay sınırlarla bölünerek halkların kendi geleceklerini belirleme haklarının tanınmadığı Ortadoğu’da ise yüz yıl önce biçimlendirilen statüko parçalanıyor.</p>
<p>Suriye, ülke bütünlüğünü kaybetmiş, geleceğini iç savaşın sonucunda arıyor. Zaten birleşik bir ülke olarak örgütlenmesi kararlı bir biçimde sağlanamamış olan Irak’ın, üstelik Suriye iç savaşından da etkilenerek, bugüne kadar geldiği gibi gidemeyeceği görülüyor. Ülkenin geleceği, emperyalistler, bölge devletleri ve etnik ve mezhebi bölünmelerle çatışmaya zorlanan farklı ulus ve inançtan Irak halkının mücadelesiyle belirlenecektir. Mısır’ın geleceği, ulusal ve uluslararası gericilikle halk arasındaki mücadelenin sonucuna bağlanmıştır. Kürt halkı, Rojava’da çeşitli milliyetlerden halklarla da birleşerek üç kantonda demokratik yönetimler oluşturmuş, kendi kaderini belirlemek üzere somut adımlar atmıştır. İsrail Siyonizmi’nin saldırganlığı karşısında Filistin halkının kendi kaderini belirleme ve devlet olarak örgütlenme mücadelesi de sürmektedir.</p>
<p>İspanya, Güney Afrika, Portekiz, İtalya, Fransa, Belçika ve Yunanistan’da yaşanan grev ve gösteriler yeni mücadele dinamikleri ortaya çıkarmıştır. Tunus’ta hak ve özgürlükler mücadelesi ilerlemiş ve Halk Cephesi güçlenmiştir. Burkina Faso halkı Afrika’nın bir diktatörünü daha yıkarak kendi geleceğini ellerine alma yolunda devrimci bir mücadele içine girmiştir. Kuzey Afrika ve Ortadoğu’nun Arap ülkelerinde halklar emperyalizmin işbirlikçisi yönetimlere ve dinci gericiliklere karşı mücadele içerisindedir. Türkiye’de Gezi ve Haziran Halk Direnişi, Brezilya’da ulaşım zammı protestoları, Şili’de öğrenci eylemleri, demokrasi ve özgürlük talep edenlerin özgüvenini artırmıştır. Ekvador, Dominik Cumhuriyeti ve Meksika başta olmak üzere Latin Amerika da yaşanan mücadeleler güçlenerek sürmektedir.</p>
<p>Bütün bu ülkelerde yaşanan grev, direniş ve halk hareketlerinde emekçi kadınların kitlesel olarak mücadeleye katılımı ve direngen tutumu dikkat çekicidir. Bu aynı zamanda işçi sınıfı ve halkların mücadelesinin ilerlemesinde kadınların belirleyici rolünü bütün somutluğuyla göstermiştir.</p>
<p>***</p>
<p>Açıktır ki bu yaşanan grev ve direnişler, halk hareketleri, işçi sınıfı ve halkların mücadelesinde umut ve güç kaynağıdır. Ancak bütün bu kitlesel işçi ve halk hareketleri, bilinç ve örgütlenme düzeylerinin yetersizliği ve işçilerin bağımsız bir sınıf olarak bu hareketlere katılma ve öncülük etme düzeyleri açısından önemli bir zayıflık taşımaktadır.</p>
<p>Son birkaç yılın halk hareketleri, işçi sınıfının yenilgisinin neden olduğu dağınıklık ve örgütsüzlükten henüz kurtulamadığımızı gösteriyor. Bugün ki acil ve somut görevimiz bu durumu değiştirmektir. Çünkü örgütsüz ve kendi bağımsız talepleriyle devrimci bir programa sahip olmayan hareketler, belirli ilerlemeler sağlayıp, burjuva gericiliğini ürkütseler bile kesin başarı elde edemiyorlar.</p>
<p>Bu konuda asıl sorumluluk parti ve örgütlerimize düşüyor. İşçi ve emekçiler arasında kitleselleşmek; bunun için iktisadi, sosyal ve demokratik acil talepleri sahiplenmek ve bu mücadeleyi devrim ve sosyalizmin zaferine bağlamak tek çıkış yoludur. Sosyalizmin maddi önkoşulları şimdiye kadar olmadık ölçüde olgundur. Ancak, devrimin, işçi sınıfı ve emekçilerin örgütlülüğü ve birliğini zorunlu kıldığı da tartışmasızdır.</p>
<p>***</p>
<p>Dün olduğu gibi bugün de devrimin stratejik ittifaklara ihtiyacı vardır. Bu ittifaklar sınıf ittifaklarıdır ve masa başında değil, eylem içinde ve mücadelenin pratik siyasal ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulurlar ve zengin biçimlere sahip olurlar. İşçi sınıfı, emekçiler ve ezilen halklar, saldırıları püskürtmek için kısmi ve geçici ittifaklar kurarak mücadelelerini ilerletirler. Esas olan, bu ittifakların işçi sınıfı ve ezilen halkların acil ve somut taleplerini içeren mücadele programları etrafında oluşmasıdır.</p>
<p>Dün faşizme karşı birleşik cepheler örneğinde olduğu gibi, bugün de çeşitli biçimler altında birlik, ittifak ve Halk Cepheleri kurulması görevinden kaçınılamaz. Bu, özellikle işçi sınıfı ve partilerimizin ideolojik ve politik etki gücünü artırmak ve tarihin tekerleğinin ileri doğru döndürülmesine katkıda bulunacak halk örgütlenmeleri yaratıp, geliştirmek açısından önemlidir.</p>
<p>***</p>
<p>Bir çok ülkede reformist, oportünist ve revizyonist parti ve örgütlerin ideologları, sözcüleri, her gün “yeni” bir iddiada bulunuyor ve sınıf mücadelesini saptırmaya çalışıyorlar. Brezilya’da Lulacılık ve liberal hükümet, İspanya’da Podemos, Yunanistan’da SYRIZA “solculuğu” vb. bunların güncel örnekleridir. Öte yandan “Sol-liberal” hükümetler, özellikle ortaya çıktıkları Latin Amerika’da kendilerini tüketmiş ve itibar kaybetmeye başlamışlardır. Yaşananlar bir kez daha gösteriyor ki, reformizmin ve liberalizmin işçi sınıfı ve halklara verecek hiçbir şeyi yoktur.</p>
<p>Bir başka saptırıcı iddia ise ABD emperyalizmi ve batılı ortakları karşısında, Çin ve Rus emperyalizminin ilericiliği üzerine ortaya atılmaktadır. Bu görüş saçmadır. Kapitalist emperyalizmi ve burjuva gericiliğini şirinleştirmekten başka bir anlamı yoktur.</p>
<p>Bütün bu reformist, revizyonist ve liberal akımlara karşı, parti ve örgütlerimiz uzlaşmaz ve kararlı bir ideolojik-politik mücadele yürütmeye devam edecektir.</p>
<p>***</p>
<p>Bütün sapkın iddialara karşın sınıf mücadelesi tarihin başlıca itici gücüdür ve işçi sınıfı, devrim ve sosyalizmin temel ve öncü gücü olmaya devam ediyor.</p>
<p>Bu gerçeğe olan inancımızla, bütün dünya halklarının kadın ve erkek işçilerini, emekçilerini, gençlerini, bilim insanlarını ve aydınlarını birleşmeye, uluslararası burjuvazi, gericilik ve emperyalizme karşı mücadeleyi yükseltmeye çağırıyoruz.</p>
<p>“Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı” olarak bu yolda üzerimize düşen hiçbir görevi üstlenmekten kaçınmayacağımızı ilan ediyoruz!</p>
<p><strong>Kasım 2014</strong></p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Kadının ezilmişliği sorunu ve kadın kitleleri içerisinde çalışma</title>
		<link>https://www.cipoml.net/tr/kadinin-ezilmisligi-sorunu-ve-kadin-kitleleri-icerisinde-calisma/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Dec 2014 12:25:20 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2014 - Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cipoml.net/tr/?p=73</guid>

					<description><![CDATA[Konferansımız, diğer alanlarda olduğu gibi kadın sorununa yaklaşım ve kadın kitleleri arasındaki çalışmada da, bilimsel sosyalizmin tezlerini temel alır. 1. Enternasyonal’in, 2. Enternasyonal’in devrimci döneminin, işçi hareketinin yanısıra komünist kadın hareketinin de büyük atılımlar yaptığı ve bu alanda da zengin bir teorik ve pratik miras bıraktığı 3. Enternasyonal’in, işçi sınıfının devrimci parti ve örgütlerinin tüm [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Konferansımız, diğer alanlarda olduğu gibi kadın sorununa yaklaşım ve kadın kitleleri arasındaki çalışmada da, bilimsel sosyalizmin tezlerini temel alır. 1. Enternasyonal’in, 2. Enternasyonal’in devrimci döneminin, işçi hareketinin yanısıra komünist kadın hareketinin de büyük atılımlar yaptığı ve bu alanda da zengin bir teorik ve pratik miras bıraktığı 3. Enternasyonal’in, işçi sınıfının devrimci parti ve örgütlerinin tüm tarihsel birikimine dayanır. Burjuvazinin yanısıra kadın hareketi içindeki uzantılarının, her türden feminist, oportünist ve revisyonist akımın saldırılarına karşı bu tarihsel birikimi savunur ve ilerletmeye çalışır. Kadın kitleleri içindeki çalışmasını Marksist-Leninist teorinin ışığında ve bu tarihsel birikimden yararlanarak, somut durumun somut tahlili üzerinden yürütür.</p>
<p>Kadınların ezilen bir cinsiyet, bir tür ev kölesi haline gelmesi, onlar üzerindeki baskı ve sömürünün tarihsel-toplumsal kökleri ve her tarihsel dönemde üzerinde yükseldiği temel, ilk kez bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels tarafından bilimsel bir bakış açısıyla ele alındı ve tahlil edildi. Aynı şekilde kadınların tam ve kesin kurtuluşunun ön koşulları ve bu koşulların, proleter dünya devrimi ve komünist toplumun kurulmasıyla bağlantısı onlar tarafından bilimsel olarak açıklandı. Kadınların baskı ve sömürüye karşı, eşit haklar için mücadelesi ve kadın hareketi daha önce ortaya çıkmasına ve başta Fourier olmak üzere ütopik sosyalistler bu soruna ilişkin ileri saptamalarda bulunmalarına karşın; kadın hareketi özellikle de kadınların kurtuluş mücadelesi bilimsel ve doğru bir program ve perspektife Marksist teorinin ve sosyalist işçi hareketinin oluşum ve gelişim sürecinde kavuştu.</p>
<p>1848’de komünizmin doğuşunu simgeleyen <em>Komünist Parti Manifestosu</em>’nda Karl Marx ve Friedrich Engels kadın sorununu, kapitalist sömürü ve kapitalist toplumdaki aile ve evlilik ile bağlantısı içinde ele alıyor ve bu soruna ilişkin yaklaşımlarını temel yönleriyle açıklıyorlardı. Sonraki eserlerinde de bu yaklaşımlarını geliştirdiler. Marx, <em>Kapital</em>’de modern sanayinin çocukların yanısıra genişleyen kitleler halinde kadınları üretime çekmesinin zorunluluğunu, bunun nedenlerini ve çok yönlü sonuçlarını ayrıntılı olarak ele aldı. Friedrich Engels&#8217;in <em>Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni</em> adlı çalışması, başka şeylerin yanısıra kadınların ezilen bir cinsiyet haline gelmelerinin toplumsal gelişme sürecindeki yeri ve üzerinde yükseldiği temelin ve onların kurtuluşu için gerekli toplumsal koşulların bilimsel bir yaklaşımla ele alındığı ilk kapsamlı eser oldu. Bebel <em>Kadın ve Sosyalizm</em> adlı eserinde; farklı toplumsal sistemlerde kadınların durumunu, özellikle kapitalist toplumda emekçi kadınlar üzerindeki ağır baskı ve sömürünün nasıl hayat bulduğunu ayrıntılarıyla ele aldı. O, bu eserinde kadınların yeteneklerini körelten, yıpratıcı ev içi işlerden nasıl kurtulacağı ve toplumsal üretime ve hayata tüm yönleriyle katılmaları ve kadınların kurtuluşunun toplumsal koşulları üzerinde durdu.</p>
<p>Bilimsel sosyalizmin kurucuları, yukarıda beilrtilenlerin yanısıra, kadınların kurtuluşu için mücadele ve bu mücadelenin örgütlenmesi ve geliştirilmesinin sorunlarını da ele aldılar. Lenin, onların, bu sorunlara ve genel olarak da kadın sorununa ilişkin yaklaşımlarını kapitalizmin son aşamasının somut tahlili ve yeni bir çağa emperyalizm ve proleter devrimleri çağına girişin ve Ekim devrimiyle işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi ve sosyalist inşa sürecinin, gündeme getirdiği görevler üzerinden geliştirdi. Kuruluşundan itibaren, kadın sorununa ve üyesi partilerin kadın kitleleri arasındaki çalışmasına büyük önem veren 3. Enternasyonal, bu birikimi ilerletti ve bu gün de partilerimizin yararlanması gereken büyük bir teorik miras ve pratik mücadele deneyimi bıraktı. Aynı zamanda devrimci işçi hareketinin militanları ve yöneticileri arasında yer alan Clara Zetkin, Krupskaya, Tina Modotti gibi komünist kadınlar mücadeleleri ve eserleriyle bu birikime önemli katkılarda bulundu.</p>
<ol>
<li><strong> Kadınların ezilen cinsiyet haline gelmesi ve kapitalizm </strong></li>
</ol>
<p>Kadınlar, İlkel komünal toplumun dağılması, özel mülkiyetin ve sınıfların ortaya çıkması, “Ataerkil aile ve ondan da çok tek-eşli olan bireysel aile”nin (Engels) oluşması ve toplumun ekonomik birimi olması sürecinde ezilen bir cinsiyet haline geldi. Çocukların bakımı ve yetiştirilmesi, ev yönetimi ve diğer ev içi işler toplumsal bir iş olmaktan çıkarak, ailenin ve ailenin içinde de kadının üstlendiği özel bir hizmet olma özelliği kazandı. F. Engels’in çok özlü bir biçimde ifade ettiği gibi, “toplumsal üretime katılmaktan uzaklaştırılan kadın, bir başhizmetçi oldu”. Bu durum, sınıflı toplumların, özel mülkiyet ve emek sömürüsünün aldığı biçimlerin (kölelik, serflik ve ücret köleliği) belirlediği toplumsal koşullar temelinde, yeniden ve yeniden üretilerek günümüze kadar geldi. İlk sınıflı toplum olan köleci toplumdan bu yana bütün sınıflı toplumlarda kadının, ezilen bir cinsiyet olma durumu, <em>toplum</em> ve <em>aile </em>içerisindeki <em>ikincil ve eşitsiz konumu </em>devam etti.</p>
<p>Burjuvazi, kapitalizm öncesi sınıflı toplumların birçok unsuru gibi, kadının ezilen cinsiyet ve bir tür ev kölesi olma durumunu, bunun üzerinde yükselen aileyi de devralır ve kapitalist yeniden üretimin ve kapitalist toplumun bir parçası haline getirir. Böylece, burjuvazi, işgücünün yeniden üretiminin bir unsuru olan çocuk bakımı, yetiştirilmesi ve diğer ev içi işleri; ailenin, ailenin içinde de büyük ölçüde kadının sırtına ev içi bir hizmet işi olarak yıkma olanağını elde eder. Yanı sıra, kapitalistlerin, kadın işçilere aynı işi yapan erkek işçilere göre daha az ücret ödeme ve evde üretim gibi maliyetin bazı unsurlarını onların sırtına yıkarak vb. daha fazla sömürmesini olanaklı kılar. Bu durum aynı zamanda; işgücünün kapitalist üretimin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesini -esnek çalışma vb.-, yedek sanayi ordusunun büyük boyutlara ulaştığı durumlarda, kadını emek pazarından eve doğru sürmesini kolaylaştırır. Öte yandan kadının ezilen cinsiyet konumu ve ev işlerini farklı düzeylerde de olsa üstlenmesi, onun, burjuvaziye karşı mücadeleye en ilerden katılmasını engelleyen bir etken olur. Burjuvazi, bir kısmı yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı kadının ezilen cinsiyet olarak kalmasını ve çocuk bakımı ve yetiştirilmesini (yaşlıların bakımı dahil) ve diğer ev içi işleri üstlenmesini tüm olanaklarıyla sürdürür.</p>
<p>Ancak, kapitalizmin, özellikle modern sanayinin gelişmesiyle birlikte, kadın ve çocuklar büyüyen kitleler halinde üretim sürecine çekilirken, kadınların durumu ve eski aile kurumunun üzerinde yükseldiği temel çözülme sürecine girerek değişime uğrar. Aile, varlığını sürdürebildiği kadarıyla da kapitalist üretim ilişkileri üzerinde yeniden şekillenir. O, kapitalist toplumda da; insan neslinin yeniden üretimini -bunun bir unsuru olan çocukların bakımı, yetiştirilmesi ve diğer ev içi işleri- de üstlenen temel ekonomik birim ve bir tür toplumun hücresi olarak kalır. Savaşlardaki insan kaybı, doğum oranının düşmesi ve yedek sanayi ordusunun zayıflaması gibi faktörlerin yanısıra, işçi sınıfı ve kadınların mücadelesi sonucu, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde gündeme gelen doğum, çocuk ve aile yardımı gibi uygulamalar, bu durumu esasta değiştirmez. Kapitalist gelişme düzeyine, sınıflar arasındaki güçler ilişikisine vb. birçok etkene bağlı olarak ülkeler, her ülkede de temel sınıflar ve yanısıra işçi aileleri arasında da farklılıklar olmakla birlikte, gereklerini yerine getirilebildiği kadarıyla bu işleri büyük ölçüde kadınlar üstlenmek zorunda kalır. Ancak, kapitalist üretim koşulları ve bunun bir unsuru olan kadınların kitleler halinde toplumsal üretim sürecine çekilmesi, bu işlerin gereklerinin asgari düzeyde de olsa yerine getirilememesine yolaçar ve getirildiği kadarıyla da erkek ve kadın işçileri bu işleri giderek daha fazla birlikte üstlenmeye zorlar<a href="#_ftn1" name="_ftnref1">[1]</a>.</p>
<p>Kapitalizm öncesi üst sınıflar gibi, kapitalizmin egemen ve üst sınıfı burjuvazi de, bu işleri hizmetçiler, aşçılar, temizlikçiler, özel okullar, bakıcılar, öğretmenler vb. ile büyük ölçüde çözer. Bu nedenle, ev içi işlerin boğucu, yetenek köreltici işlerinden kurtulma, burjuva kadın ve onun hareketinin temel sorunu olma özelliği taşımaz. Bu sorun, başta işçiler olmak üzere tüm emekçilerin özellikle de kadınlarının sorunudur. Hak eşitliği ve emekçi kadınları (ve hareketini) yedekleyebilmek için onların kapitalizm koşullarında gerçekleşebilir bazı acil talepleri, burjuva kadın hareketinin azami hedefini belirlerken, tüm bunlar en olumlu haliyle ancak proleter kadın hareketinin asgari hedefleri içinde yer alır.</p>
<p>Kapitalizm öncesi toplum biçimlerinin ve kalıntılarının tasfiyesi ve kadınların &#8220;özgür emekçiler&#8221; olarak üretime çekilmesi ile birlikte, kadınların, ekonomik bağımsızlığını -ama ücretli köle ve büyük ölçüde çocuk bakımı, yetiştirilmesi ve diğer ev içi işlerle yükümlü bir ücretli köle olarak- kazanması ve hak eşitliğinin koşulları gelişir. Ancak, kapitalist gelişme, erkek ve kadının hak eşitliğinin yanısıra, toplumsal üretim sürecinde bile erkek ve kadının ücretli köleler olarak eşitliğinin (ücret, üretimdeki yer, çalışma koşulları vb. birçok bakımdan) gerçekleşmesine kendiliğinden yol açmaz. Feodalizmin tasfiyesi ve kapitalist gelişme kadınların durumunda da önemli değişikliklere yolaçmasına karşın; burjuvazi, en devrimci döneminde de, demokratik hak ve özgürlüklerin işçileri kapsayacak bir biçimde genişlemesini ve bunun bir parçası olan tam bir hak eşitliğini engelleme, engelleyemediğinde de, sınırlama, en geri düzeyde tutma yönelimi (tutumu) içinde oldu. İşçilerin demokratik hak ve özgürlükleri ve bunun bir unsuru hak eşitliğini etkin bir biçimde kullanmaya başlamaları, işçi hareketinin burjuvazinin egemenliğini tehdit eder bir gelişme düzeyine ulaşması ve kapitalizmin tekelci aşamaya geçişiyle birlikte burjuvazinin bu yönelimi alabildiğine gelişir. Kadın ve erkek arasındaki hak eşitliği ve diğer demokratik hak ve özgürlükler ancak uzun mücadeleler sonucu ve güdük olarak kazanılır. Bunların çerçevesini, kadınların, işçi ve emekçilerin mücadele ve örgütlülük düzeyi belirlemektedir. Birçok demokratik hak açısından olduğu gibi, kadın hakları açısından da, yasal hakların korunması, ilerletilmesi ve pratikte kullanılması yine mücadelenin ve örgütlülüğünün gücü ve sürekliliğine bağlıdır.</p>
<p>Burjuvazinin yukarıda belirtilen eğilimlerine karşın, kapitalist toplumda kadın ve erkek arasında “hukuksal hak eşitliği”nin ve diğer demokratik hakların ve özgürlüklerin elde edilmesi elbette mümkündür. Başta gelişmiş kapitalist ülkeler olmak üzere birçok ülkede bu kapsamda değerlendirilebilecek yasal düzenlemelerin yapıldığı da bir gerçek. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de kapitalist sistemin savunuculuğunu yapan ideologlar ve politikacılar, burjuva toplumun insanlar arasında “hukuksal eşitliği” sağlayacağını ve özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde sağladığını öne sürerek, bunun kadının erkek karşısındaki ezilmişliğini ve kadının ikincil cinsiyet olma konumunu sona erdirdiğini propaganda ediyorlar. Boşanma, nafaka hakkı, tazminat ödeme ve mülk paylaşımı, çalışma, seçme seçilme hakkı vb. konularda kapitalist ülkelerde yapılan yasal düzenlemeler bu propagandanın temel dayanaklarını oluşturuyor.</p>
<p>Başta Asya ve Afrika ülkeleri olmak üzere dünyanın hala önemli bir bölümünde, erkek ve kadın arasında tam hak eşitliği, uğruna mücadele edilmesi ve kazanılması gereken önemli bir talep ve görev olarak duruyor. Emperyalistler arası paylaşım mücadelelerinin şiddetlenmesiyle de bağlantılı olarak iç savaşların, bölgesel savaşların girdabına çekilen, ya da emperyalistlerin doğrudan müdahale ettiği birçok ülkede; kadınlar, orta çağın en karanlık günlerinin benzeri koşullara sürükleniyor. Afganistan, Irak, Libya, son olarak da Suriye bu bakımdan en çarpıcı örneklerdir. Belli başlı emperyalist güçler, kadınların bu ülkelerdeki sınırlı kazanımlarını ayaklar altına alan en gerici grupları ve rejimleri kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece desteklediler ve desteklemeye devam ediyorlar.</p>
<p>Geri ve bağımlı ülkeler bir yana en gelişmiş kapitalist ülkelerde de, hala kadınların önemli bir bölümünün, ekonomik bağımsızlığını kazanacak düzeyde toplumsal üretime katılamıyor olması gerçeği ve bunun üzerinde yükselen kadının ekonomik bağımlılığı, bin yılların birikiminin ürünü olan ve gericileşmiş burjuvazi tarafından da desteklenen ve erkeklerin yanı sıra kadınlar arasında da yaygın olarak varlığını sürdüren gerici ön yargılar vb. birçok etken, kadınların büyük bir bölümünün kazanılmış olan hakları kullanmasını engellemektedir.</p>
<p>Hak eşitliğinin ve diğer demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması durumunda da kadının kurtuluşu ve erkekle fiili eşitliği kapitalizm koşullarında gerçekleşemez. Lenin’in belirttiği gibi: <em>“Bazı ekonomik kötülükler, kapitalizmin öylesine ayrılmaz bir parçasıdır ki, siyasal üst yapı ne olursa olsun, kapitalizmi ortadan kaldırmadıkça bu kötülükleri ekonomik olarak yok etmek olanaksızdır. (…) Kapitalist düzende, birçok durumda, boşanma hakkı gerçekleştirilememiş olarak kalacaktır; çünkü ezilen cins ekonomik olarak köleleştirilmiştir. Kapitalist sistemde ne kadar demokrasi olursa olsun kadın ‘evcil bir köle’ olarak yatak odasına, çocuk odasına, mutfağa kapatılmış bir köle olarak kalmaya devam etmektedir.” </em>[Marx, Engels, Lenin, Stalin, Komintern, Clara Zetkin,<em> “Kadın Sorunu Üzerine”, Türkçe, sf. 71/73 (“Marksizmin bir Karikatürü”nden alıntı)</em>]</p>
<ol start="2">
<li><strong> Kadının kurtuluşu ve proleter devrim</strong></li>
</ol>
<p>Bugün en demokratik, en gelişmiş ve en “sosyal” olanı da dahil hiç bir kapitalist ülkede, çocukların bakımı ve yetiştirilmesi ve diğer ev içi işler kadının sırtında bir yük olmaktan çıkmamış ve kadınla erkeğin fiili, gerçek eşitliği ve kadınların toplumsal üretime ve hayata özgürce katılmasını sağlayacak toplumsal koşullar oluşmamıştır. &#8220;Kadının tam kurtuluşunu gerçekleştirmek ve onu erkekle eşit yapmak için, ev işinin sosyalleştirilmesi ve kadının da ortak üretici çalışmadaki yerini alması gereklidir. Ancak bundan sonra kadın, erkekle aynı durumda olacaktır.” (<em>Clara Zetkin’le Konuşma</em>, Lenin.)</p>
<p>Kapitalizm, büyüyen kitleler halinde kadınları toplumsal üretim sürecine çekmenin yanısıra, o, çocuk bakımı ve eğitimi ve diğer ev içi işlerin toplumsal bir iş haline gelmesinin maddi koşullarını da geliştirir. Bu işlerin toplumsal bir iş haline gelmesi, giderek artan bir zorunluluk ve üretici güçlerin özgürce gelişmesinin koşullarından biri olur.</p>
<p>Çocuk bakımı, eğitimi ve diğer ev içi işlerin toplumsal bir iş haline gelmesiyle birlikte aile de toplumun ekonomik birimi olmaktan çıkar. Kadının ezilen cinsiyet olarak büyük ölçüde üstlendiği bu işlerin, toplumsal bir iş haline gelmesi, kadının toplumsal üretim sürecinde ve toplumsal hayatın tüm alanlarında özgürce yer alması ve bu yer alışı alt ve üst yapıda engelleyen tüm unsurların yok edilmesi ise özel mülkiyet ve üretimin kar için yapıldığı kapitalist toplum koşullarında olanaksızdır. Bunun temel koşulu; aynı zamanda işçi sınıfının kurutuluşunun da temel koşulu olan, üretimin kar için değil toplumun ihtiyaçlarının karşılamak için yapılacağı ve üretim araçlarının toplumun ortak malı haline geleceği komünist toplumun kurulmasıdır. Bu nedenle, kadınlar kurtuluşlarını ancak proleter devriminin zaferi ve komünist toplumun kurulmasıyla gerçekleştirebilirler. Sermayenin ve burjuvazinin egemenliğini devrimle yıkacak ve üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyeti gerçekleştirecek ve sınıfsız toplumu kuracak olan temel toplumsal güç ise, işçi sınıfıdır.</p>
<p>İşçilerin, emekçilerin yarısını kadınlar oluşturmaktadır ve bu nedenle kadınların kurtuluşu, kadının erkekle fili eşitliği gerçekleşmediği sürece, işçiler de sınıf olarak kurtulmuş olmayacaktır. Sınıfsız toplumun kurulması ve bunun ön koşulu olan proleter sosyalist devrimin zaferiyle emekçi kadınlar kapitalist baskı ve sömürünün yanısıra, baskı altında ve ezilen bir cinsiyet olmaktan, kadınların tüm yeteneklerini körelten, onların toplumsal hayata ve onun bir unsuru ve temeli olan üretime özgürce katılmasını engelleyen kösteklerden de kurtulacaktır. Kadınların aktif ve militan katılımı olmadan da, onların ezilen ve sömürülen sınıfların yanısıra ezilen bir cinsiyetin mensubu olması üzerinde yükselen hoşnutsuzluk, öfke ve yeni bir dünya kurma özlemi ve enerjisi harekete geçirilmeden, poreter devrimi zafere ulaşamayacağı gibi, sosyalizmin inşası ve sınıfsız toplumun kurulması da başırılamaz. İşçi sınıfı ve kadınların kurtuluş mücadeleleri arasındaki ilişki, tek yanlı bir ilişki değil, karşılıklı birbirini etkileyen, besleyen, güçlendiren bir ilişki olarak gelişirken; kadınların kurtuluş mücadelesi dünya proleter devriminin bir bileşeni ve dayanağı olur.</p>
<p>Yukarıda belirtilenlerin yanı sıra sınıf mücadelelerinin özel olarak da kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesinin tarihi de, kadın sorununun, çözümü yalnızca kapitalist toplumun iki temel sınıfının, yani burjuvazi ile işçi sınıfının politik iktidar mücadelelerinden geçen bir sorun olduğunu göstermiştir. Sorunun özelliği ile çözümünün koşulları, işçi sınıfının sömürüsüz bir dünya mücadelesinde birbirini dışlamamakta, aksine bir bütün teşkil etmektedir.</p>
<p>Kadınların mücadelesinin tarihsel deneyiminin en önemli özelliklerinden birisi, ezilen bir cinsiyet olarak verdiği eşitlik mücadelesinin, ezen ve hakim olan cinsiyetin saflarında kendisine müttefik yaratması ve bunların sayısını artırmasıdır. Kadınların mücadeleleri ya da ezilen cinsiyetin ezen cinsiyet karşısındaki eşitlik talebi, ezen cinsiyetin saflarında sosyal sınıflara göre farklılaşan bir yankı bulmuştur. Ezilen cinsiyetin, ezen cinsiyetin hakimiyetine karşı mücadelesi kendi özgün talepleri etrafında kitleselleşerek geliştikçe, aldığı yanıt da karşı tarafın sınıfsal konumuna göre değişiklik göstermiştir. Kadınların hak mücadelelerine kitlesel ve fiili destek büyük oranda, ezen cinsiyetin başta proleterleri olmak üzere alt sınıfların erkek emekçilerinden gelmiştir. Kadınların eşitlik mücadelesinin ezen cinsiyetin saflarında neden olduğu ayrışmada en başta erkek işçiler öne çıkmıştır. Ve kapitalist toplumda kadın sorununda da en ileri talepleri savunmaya ve uğruna mücadele etmeye hazır olan sınıfın kadınıyla, erkeğiyle işçi sınıfı olduğu görülmüştür. Bir cinsiyetin ekonomik, sosyal, politik ve kültürel talep ve mücadelesinin, karşı hakim cinsiyette bu ayrışmaya yolaçmasının nedeni; toplumda temel bölünmenin, sömüren sömürülen, ezen ezilen ilişkisinin ve egemenliğin, sınıflara göre şekillenmiş olmasıdır.</p>
<p>Kadın hareketinin tarihi, kadınların mücadelesinin en ciddi kazanımları ve başta talepleri, örgütlenmesi ve kitleselliği olmak üzere her bakımdan en yüksek gelişme düzeyini, işçi hareketinin, burjuvazi karşısında en örgütlü ve güçlü olduğu dönemlerde kaydetmiş olduğunu göstermektedir. İşçi hareketinin ağır yenilgi aldığı ve geri çekildiği dönemlerde; kadın hareketinin gerilemesi, kadınların kazanımlarına yönelik saldırıların yoğunlaşması ve emekçi kadınların yaşam ve çalışma koşullarının kötüleşmesi de bir raslantı değildir.</p>
<p>Çocuk bakımı, eğitimi, yetiştirilmesi ve diğer ev içi işlerin burjuva kadının temel sorunu olmaması, öte yandan bu işlerin toplumsallaştırılması kaçınılmaz olarak üretim araçlarının toplumun ortak malı haline getirilmesini ve mük sahibi sınıfların mülksüzleştirilmesini zorunlu kıldığı için, burjuva kadın ve onun hareketi, bu işlerin toplumsallaştırılmasını gündemine bile almaz. Gündeme getirmek bir yana, ona karşı mücadele eder. Kadınların tam ve kesin kurtuluşu sorununda, burjuva kadın ve onun hareketi, mensubu olduğu sınıfın bir unsuru olarak hareket eder. Kadınların kurtuluş mücadelesinin ezilen cinsiyet içinde yol açtığı bu ayrışma da; toplumda temel bölünme ve mücadelenin, sınıflar üzerinde yükseldiğini ve diğer tüm çelişkilerin ve bölünmelerin son tahlilde sınıflar arasındaki bölünme ve mücadeleye tabi olduğunu gösterir.</p>
<p>Yukarıda belirtilenler, kadın sorununda, burjuvaziyle işçi sınıfı, her türden burjuva, küçük burjuva akımla M-L arasındaki ayrım noktalarından biridir. Tüm bunlar aynı zamanda, işçi sınıfının devrimci partilerinin kadın kitleleri arasında yürütecekleri propaganda çalışmasının ve komünist kadın hareketinin üzerinde yükseleceği platformun temel unsurları arasında yer alır.</p>
<p>Kadınların ancak proleter devrimin zaferi ve sınıfsız toplumun kurulmasıyla kurtulabileceği gerçeği; işçi ve emekçi kadının kurtuluşunu sağlamasa da, hak eşitliğinin tanınması ve yukarıda belirtilen işlerin olabildiğince hafifletilmesi konusunda özel bir duyarlılığın ve mücadelenin gerekliliğini ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, sınıf bilinçli işçi ve örgütü, hak eşitliği ve diğer demokratik hak ve özgürlüklerin tanınması ve işçi, emekçi kadının sırtındaki yükleri hafifletmeye ve kadınların toplumsal üretim sürecine katılmasını sağlayacak önlemlerin alınmasına dönük somut talepler ileri sürmelidir. Bununla da yetinmemeli, bu talepler için yürütelen mücadelenin de en tutarlı ve kararlı unsuru ve örgütleyicisi olmalıdır. Yanısıra, kadının evin körleştirici işlerinden öteye ufkunu ve yeteneklerini asıl olarak geliştirecek olan toplumsal mücadeleye katılımını teşvik etmeli, bu mücadelede yer alan işçi aile fertleri arasında bu yükü paylaşmayı öngören bir kültür ve anlayışı geliştirmeye çalışmalıdır. Tüm bunlar, proleter devrimle kadının kurtuluşu arasındaki ilişkinin bir gereği ve en geniş kadın kitlelerine ulaşmanın ve harekete geçirmenin, onların bilinç, örgütlenme ve mücadele düzeylerinini ilerletmenin, birleşik ve kitlesel mücadelelerini ve örgütlerini geliştirmenin de zorunlu koşuludur.</p>
<p>Hak eşitliği ve diğer demokratik hak ve özgürlükler ne kadar tam ve eksiksiz sağlanırsa, işçilerin ve emekçilerin mücadele olanakları o ölçüde genişler, sınıf farklılıkları ve çelişkileri ve kadının kurtuluşu ile proleter devrimi arasındaki ilişki daha net ve görünür hale gelir. Kadın hareketinin ve mücadelesinin kadınların tam kurtuluşuna doğru ilerlemesinin koşulları o kadar olgunlaşır. Kadın sorunuda o kadar çok işçi ve emekçi sorunu haline gelir ve bu daha net görünür olur. Kadının üstlenmek zorunda kaldığı ev işleri ne kadar hafifler ve azalırsa; işçi, emekçi kadının kendini geliştirme, toplumsal üretime ve hayata katılma olanakları o ölçüde artar. Öte yandan demokratik ve diğer acil talepler için yürütülen mücadele erkeği ve kadınıyla işçileri ve emekçileri, sınıflar arasında kesin hesaplaşmanın yaşanacağı daha büyük ve hayati mücadelelere hazırlayan, onları kendi öz deneyimleriyle eğiten okullardır.</p>
<p>Sorunun bir başka ve önemli yönü de; ezilen ve baskı altında olan ve ev-içi hizmet işlerini üstlenen kadınların farklı sınıflardan oluşuyor olmasıdır. İşçi sınıfının devrimci partilerinin önündeki önemli ve ertelenemez görevlerden biri de; farklı sınıflara mensup ezilen ve baskı altında olan kadın kitllerinin birleşik ve örgütlü hareketinin işçi hareketiyle en yakın bağlantı içinde gelişmesi için mücadele etmektir. Demokratik ve diğer acil talepler, farklı sosyal tabaka ve sınıflardan kadınların en geniş mücadele birliğini sağlamanın, kitlesel bir kadın hareketi ve örgütü geliştirmenin de platformudur.</p>
<ol start="3">
<li><strong> Ekim Devrimi ve kadınların kurtuluşu</strong></li>
</ol>
<p>Kadınların acil taleplerinin yanısıra, onların kurtuluşuna yönelik önlemler, Ekim devrimiyle birlikte devlet iktidarını ele geçiren ve egemen sınıf olarak örgütlenen işçi sınıfının ilk uygulamaları arasında yeraldı. Tarihte ilk kez kadınların eşitsizliğine dair eskiden kalma bütün yasalar bir hamlede kaldırdı ve kadına politik, ekonomik ve hukuksal vb. her alanda erkekle tam hak eşitliği tanındı.</p>
<p>Yaşamın tüm alanlarında kadının hak eşitliğini ilan eden ve yasal güvence altına alan Ekim Devrimi’nin daha ilk günlerinde “eşit işe eşit ücret”, 8 saatlik işgünü, kadın emeğinin ve anne ve çocuğun korunmasına dair kararnameler yayınlandı. Resmi nikâh, boşanan anneler için özel haklar, emzirme hakkı, kürtaja yönelik cezaların kaldırılması, aile planlamasında devletin sorumluluk alması, fuhuşun ve kadın ve çocuklara yönelik cinsel suçların cezalandırılması gibi yasalar getirildi.</p>
<p>Kadınların kültürel düzeyini yükseltmek, meslek edinebilecekleri ya da kendilerini geliştirebilecekleri okulları ve kursları hayata geçirmek için devasa çalışmalar yürütüldü. Annelik ve ev kadınının ev içi faaliyetleri, toplumsal üretimdeki çalışmaya denk, toplumsal fonksiyonlar olarak tanındı. Ev içi işlerin toplumsal bir iş haline gelmesi doğrultusunda adımlar atıldı. Kadınların toplumsal üretime katılabilmeleri için çocuklarını emanet edebilecekleri ve çocuklarının yetiştirilmesine yardımcı olacak yaygın bir çocuk bakım/eğitim kuruluşları (kreşler, yurtlar, yatılı okullar, etüt merkezleri vb.) ağı yaratıldı. Kadınların yaşantısını kolaylaştırmak için, mahallelere, tek tek fabrikalara dek örgütlenen yemekhaneler, kantinler, çamaşırhaneler, terzihaneler, alınan diğer önlemlerin başında geliyordu. Bu önlemler aynı zamanda kadının toplumsal yaşamın örgütlenmesine çekilmesinin bir aracını da oluşturdu. Kadınların önemli bir bölümü devlet, Sovyet ve parti örgütleri içinde idari hizmetlerde, tüketim malları dağıtımının örgütlenmesi/idaresi alanında veya anne ve çocuk koruma kurumlarında, çocuk yuvaları, kamu mutfakları, kamu çamaşırhanelerinde vb. işlerde çalışma içine çekildiler.</p>
<p>Kapitalizmin (ve öncesi toplumsal sistemlerin) alt ve üst yapıda varlığını sürdüren ve bir çırpıda da yokedilemeyen kalıntıları, özel olarak da kadın yığınlarının içinde bulunduğu somut durum, onların en geniş kesimlerinin devrimin sağladığı hakları ve sosyalist inşa süreci ilerledikce büyüyen olanakları en etkin bir biçimde kullanmasını engelliyordu. Bu engellerin kendileğinden ortadan kalkması beklenmedi ve onları aşmak için, tüm olanaklar ve araçlar kullanarak kesintisiz bir mücadele yürütüldü. Sık sık bu engellere dikkat çeken Lenin, Clara Zetkin’le konuşmasında da bir kez daha bu vb. sorunlar üzerinde duruyor ve “<em>kadın yığınlarının apolitik, asosyal, geri kalmış ruhu, faaliyetlerinin dar alanı, tüm yaşam tarzları birer olgudur” </em>saptamasını yaptıktan sonra şöyle devam ediyordu:</p>
<p><em>“… Bunları göz önünde bulundurmamak aptallık, hem de büyük aptallık olur. Onlar arasında çalışma yapmak için özel organlar, özel ajitasyon yöntemleri ve örgüt biçimlerine ihtiyacımız var. Bu feminizm değildir, bu pratik, devrimci amaca uygunluktur” … “Milyonlarca kadın bizimle birlikte olmaksızın, proletarya diktatörlüğünü yürütemeyiz, komünist inşaya girişemeyiz. Onlara ulaşmanın yolunu aramalıyız, bu yolu bulmak için incelemeli ve denemeliyiz.”</em> [Marx, Engels, Lenin, Stalin, Komintern, Clara Zetkin, <em>“Kadın Sorunu Üzerine”</em>]</p>
<p>Yukarıdaki alıntıda da görüleceği gibi Lenin sadece durumu saptamakla yetinmiyor, komünist kadınların ayrı bir örgütlenmesine gerek olmadığını onların da erkek komünistler gibi partide örgütleneceğini belirttikten sonra, kadınlar “<em>arasında çalışma yapmak için özel organlar, özel ajitasyon yöntemleri ve örgüt biçimlerine ihtiyac” olduğunu, bunun feminizm olmadığını vurguluyor, </em>somut öneriler ve uyarılarda da bulunuyordu. SSCB’de sosyalizmin inşasının her aşamasında, Lenin ve ardından Stalin, kadınların eşitliğini güvenceye alacak eylem ve politikaların hayata geçirilmesine dikkat ettiler. SB ve daha sonra da diğer sosyalist ülkelerde, kadınların her kademede ve her alanda ülke yönetimine, toplumsal hayata tüm yönleriyle ve özgür bireyler olarak katılmaları desteklendi ve sosyalist devletin ve partinin tüm yönetim organlarına yönetici olarak seçilmeleri teşvik edildi. Kadının kurtuluşu ve ülke yönetimine katılımı süreci, sosyalist inşayla birlikte ilerledi. Bu süreç, 2. Dünya Savaşı sonrası, halk demokrasilerinin kurulduğu ve sosyalist inşanın başladığı ülkelere doğru yayıldı ve kapitalist ülkeler yöneticilerini, bu ülkelerdeki mücadelenin yanısıra, kadın sorununda da reformlar yapmaya zorlayan etkenlerden biri oldu.</p>
<p>Sadece SB ve diğer sosyalist ülkelerdeki sosyalist inşa deneyimi değil, bu ülkelerde sosyalizmin yıkılması ve kapitalizmin yeniden inşa edilmesi de, kadınların kurtuluşu ve erkekle fiili eşitliğinin bir ütopya olmadığını, ancak, bunun proleter devriminin zaferi ve sınıfsız toplumun kurulmasıyla gerçekleşeceği Marksist tezini pratikte de kanıtladı. Emperyalist kapitalist sistemin gelişme seyri ve kadının bu seyir içindeki yeri, bu tezi her gün yeniden kanıtlıyor.</p>
<ol start="4">
<li><strong> Kadınların mücadele ve örgütlenme deneyimleri</strong></li>
</ol>
<p>Ezilen cinsiyet haline geliş süreci ve sonrasında, tarih; kadınların direnişine ve sayısız isyanına tanık oldu. Bunların çoğunda kurulu düzene meydan okumaya cüret eden figürler ve kişilikler öne çıktı. Ancak bunlar, kalıcı başarılar elde etmeyen, kadınların durumunda uzun süreli ve temel değişikliklere yolaçmayan, birbirinden kopuk ve dönem dönem parlayan ve sönen hareketler ve girişimler olarak kaldı.</p>
<p>Öte yandan tarih, kadınların, ortak hakların kazanılması için sınıf kardeşleriyle birleştiklerini, omuz omuzma kahramanca mücadele ettiklerini de göstermektedir. Kadınlar, köleliğe karşı mücadelelere ve anti-feodal ayaklanma ve devrimlere katıldılar ve önemli bir rol oynadılar. Feodal dönemde, başta Katolik Kilisesinin dogmalarına karşı mücadelede olmak üzere çeşitli alanlarda verilen mücadelelerde kadınların rolünü unutmamak gerekir. Kilisenin kadınlara boyun eğdirme ve insanlığın talihsizliklerini kadınlara yüklemek için ideolojik-dini bir çerçeve oluşturmakla görevli “rahipler”in oluşturduğu katı kurallara birçok kadın hayatı pahasına meydan okudu ve mücadele etti.</p>
<p>Kadınların eşit haklar için mücadelesi ve kadın hareketi, asıl olarak; kapitalizmin, toplumsal gelişmenin önünde engel haline gelmiş olan feodal ilişkileri hızla tasfiye etmesi, büyüyen kitleler halinde kadınları üretime çekmesi ve burjuva devrimlerin tarihin gündemine gelmesi ile birlikte gelişti. Kadınlar, diğer burjuva devrimilerinin yanısıra, klasik burjuva devrimlerinin zirvesi olan 1789 fransız devrimine de kitlesel olarak katıldılar. Sınıf sezgileri devrimden yana olan Parisli yoksul kadınlar, 1789’da “doğru dürüst iş” [decent work] ve “ucuz ekmek” talebiyle kent merkezine yürüyerek Fransız Devrimi’nin gelişme sürecinde önemli bir rol oynadılar. Aynı şekilde, devrimin her dönüm noktasında alt sınıflardan kadınlar en önlerdeydi. Oylamaların ve halk derneklerinin çoğunluğunun dışında kalan kadınlar, kulüpler, dernekler kurdular, kamusal alanda eşitlik için mücadele ettiler. Ancak, kadınların eşit hak talebi, meclise ve yönetime katılma hakkı, kadın örgütlerinin tanınıması gibi bir dizi talep, burjuvazinin en devrimci döneminde ve burjuva devrimlerinin zirvesi olan 1789 devrimi ve sonrasının organı meclisler tarafından reddedildi. Bırakalım genel olarak hak eşitliğini, kadınlara seçme ve seçilme hakkı bile burjuva devrimlerinin zaferinden ve burjuvazinin iktidara gelişinden ancak uzun bir süre sonra işçi sınıfının ve kadın hareketinin mücadelesinin gelişmesine bağlı olarak (farklı tarihlerde) tanındı.</p>
<p>Hak eşitliği ve diğer acil talepler için mücadeleninin yanısıra, kadınların kurtuluşu için mücadele ve proleter bir kadın hareketi, işçi hareketinin burjuvaziye karşı ve ondan bağımsız, ayrı bir toplumsal sınıf olarak hareket etmeye doğru ilerlemesi, işçilerin kendi sınıf partilerinde örgütlenmesi sürecinde ortaya çıktı ve gelişti. 1848 kara Avrupasındaki devrimler, özellikle de işci sınıfının kendi özgün sınıfsal taleplerini de ileri sürerek katıldığı ve burjuvaziyle işçi sınıfı arasında ilk egemenlik mücadelesine sahne olan ve işçi sınıfının yenilgisiyle sonuçlanan Fransadaki mücadeleler ve Marksist teorinin oluşumu ve işçiler arasında yayılmaya başlaması bu bakımdan da bir dönemeç noktası oldu.</p>
<ol start="19">
<li>yüzyılın ikinci yarısında, işçi sınıfının politik ve sendikal örgütlenmesi ve mücadelesi geliştikçe, kadınların sendikal örgütlenmelerinde de ilerleme sağlanabildi. 1864’de kurulan Uluslararası İşçi Derneği, yani 1. Enternasyonal, kadınların da üyeliğe kabul edilmesini onaylayan ilk örgüttü. Eylül 1866’da, 1. Enternasyonel Cenevre Kongresi oturumları sırasında, Alman, İngiliz ve Fransız delegasyonları, kadın ve çocukların yaşam ve fabrikalardaki çalışma koşullarını, işçi sınıfının önündeki temel sorunlardan biri olarak gündeme getirdiler. Bu toplantıda Marx, kadınların yerine getirmesi gerekli geleneksel rolleri savunanların gerici önerilerine karşı kadınların üretime katılmasının önemi ve çok yönlü sonuçlarına dikkat çekti. Takip eden yıllarda da işçi sınıfının devrimci parti ve örgütleri, kadın sorununu ve emekçi kadınlar arasında çalışmayı önlerindeki en önemli görevlerden biri olarak ele aldılar. Emekçi kadınların örgütlenmesi ve mücadelesinde bir patlama yaşandı. Fransız Devrimi’nde iş, ekmek, özgürlük, eşitlik talepleriyle toplumsal mücadele alanına çıkan emekçi kadınların talepleri; eşit işe eşit ücret, 8 saatlik işgünü, düşük ücretlendirilen mesleklerde ücretlerin yükseltilmesi, daha fazla fabrika müfettişi, kadın sağlığına uygun çalışma koşulları, annelik yardımı, işçi kadınlar için kooperatif evleri ve ırk, cinsiyet, renk vb. ayrımı yapılmakasızın tüm yurttaşlara seçme ve seçilme hakkının tanıması vb. doğru genişledi. İşçi ve emekçi kadınlara dayanan ve hak eşitliğinin yanısıra onların özgül talepleri ve mücadeleleri üzerinde yükselen bir kadın hareketi şekillenmeye ve gelişmeye başladı. Ancak bu dönemde de, seçme ve seçilme hakkı, genel olarak hak eşitliği, hareket noktaları ve hedefleri aynı olmasa da farklı sınıflardan kadınları bir araya getiren temel bir unsur olmaya devam etti.</li>
</ol>
<p>1871 Paris Komünü’nde devrim hareketinin kadın katılımcıları, “politik eşitlik, kadınlar için politik haklar” talep ettiler. Paris Komünü’nün tarihi nitelikteki deneyimine işçi, köylü, esnaf ve genel olarak halktan kadınlar kitlesel olarak katıldılar. Komün’ün ilk kararnamelerinden biri, kadınları boyunduruk altına alan kural ve uygulamaları ortadan kaldırmak, boşanma hakkı ve çocuklar için nafaka zorunluluğu vb. oldu. Komün sırasında, “Comité des Femmes” (Kadın Komitesi) isimli kadın örgütlenmesi öne çıktı. Bu örgüt 160’ı emekçi kadın örgütü olmak üzere 1800 üyeden oluşuyordu ve kadın emekçilerin taleplerine cesaret ve bilinçle sahip çıktı. Çatışma sırasında kazanılan alanların savunulması için “kadın gözetim komiteleri” kurdular ve devrimci komünarlar için “devrimci mutfak”ı örgütlediler. Paris komününün uygulamaları ve aldığı önlemler, diğer alanlarda olduğu gibi, işçi sınıfının kadın sorununa ve çözümüne ilişkin tutumunu geliştirmek açısından da tarihsel öneme sahip bir deneyim oldu.</p>
<p>Sosyalist kadın hareketinin ideolojik ve örgütsel birliğini sağlayansa 1907’de Stuttgart’ta yapılan Birinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı oldu. 1910’da Kopenhag’da düzenlenen İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda ise kadının genel seçme ve seçilme hakkını savunan bir karar alındı. Aynı konferansta Clara Zetkin’in önerisiyle, özel bir günün belirlenmesini ve her yıl dünyanın bütün ülkelerinde kutlanmasını öngören tarihi karar alındı. Bu kararla birlikte, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlandı.</p>
<p>Ekim Devrimi’nin zafere uluşmasının hemen ardından kurulan 3. Enternasyonal, kadın sorunununa ve kadınlar arasındaki çalışmaya ve komünist bir kadın hareketinin ulusal ve ululuslararası düzeyde geliştirilmesine büyük önem verdi. Ekim devriminin zaferi ve 3. Enternasyonalin kurulmasıyla birlikte, devrimci işçi hareketinin yanısıra kadın özel olarak da komünist kadın hareketi de gelişti. 2. Dünya savaşı faşist kampın yenilgisi, emperyalist kapitalist sistemin yeni cephelerden yarılması ile sonuçlanır, ileri ve geri tüm ülkelerde işçi sınıfının ve ezilen halkların devrimci hareketi ve onun bir bileşeni olan devrimci kadın hareketi yükselirken, eski sömürge sistemi dağılma sürecine girdi ve dağıldı. İleri kapitalist ülkelerin yanı sıra Asya, Afrika ve Latin Amarika’nın kapitalist gelişme düzeyi bakımından geri ülkelerinde de milyonlarca kadın harekete geçti ve büyüyen kitleler halinde ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerine katıldı. Hemen tüm ülkelerde kadın hareketi gelişti. Kapitalist ülkeler yöneticileri, kadın kitleleri arasında gelişen yeni bir dünya kurma özlemini, hoşnutsuzluk ve öfkeyi yatıştırmak, onların mücadelesinin ilerlemesini engellemek için, baskı aygıtlarını en etkili biçimde kullanmanın yanısıra, tavizler ve kadın hareketi içinde dayanaklar geliştirmeye yönelik girişimlerini yoğunlaştırdılar. Sosyalist ülkelerde kadınların kurtuluşu doğrultusundaki süreç ilerlerken, bu ilerleyişin de etkisiyle kapitalist dünya da da hukuksal hak eşitliğinin sağlanması ve kadınların acil talepleri doğrultusunda reformlar yapıldı.</p>
<p>1950’li yılların ikinci yarısında modern revizyonizmin devrimci işçi hareketine egemen olması, kadınların kurtuluş mücadelesini etkileyen çok yönlü sonuçlara yolaçması bakımından da bir dönemeç oldu. Modern revizyonizmin egemenliği, Arnavutluk dışındaki sosyalist ülkelerde sosyalizlin yıkılmasına ve kapitalizmin yeniden inşasına, işçi sınıfının ve devrimci hareketinin (onun bir bileşeni olan kadınların kurtuluş mücadelesinin de), tarihinin en ağır yenilgisini almasına ve gerilemesine yolaçtı. Bu yenilgi ve gerileme, kaçınılmaz olarak kadın hareketini de etkiledi.</p>
<p>Öncesi revizyonist ve oportünist akımlar gibi modern revizyonizm de, işçi hareketini bilinç, örgütlenme ve mücadale düzeyi bakımından en geri düzeye çekme çizgisi izledi. Onun egemenliği; kitlelerin sadece geri kesimleri değil ileri kesimleri ve aydınlar arasında da, Marksizmin temel tezleri -ki kadın sorununa ilişkin yaklaşım ve tezler de bunun dışında değildi- ve sosyalizmin tarihsel kazanımlarının tartışılır hale geldiği, liberal, sosyal demokrat tüm biçimleriyle burjuva ideolojisinin ve her türden anti Marksist akımın gelişeceği zemini hazırladı. Yanısıra onun egemenliği, kendiisinin de etki alanını zayıflatacak ve burjuvazinin tarihin en etkili anti-komünist kampanya ve saldırılarını yürüteceği koşulları geliştirdi. Bu koşulları geliştirmekten de öte, modern revizyonizm sonraki gelişmesiyle bu kampanya ve saldırıların bir unsuru oldu. Diğer alanlarda olduğu gibi kadın hareketi özellikle de onun temel dinamiği komünist kadın hareketi zayıflarken, kadın hareketi içinde de burjuva, küçük-burjuva akımlar güçlendi.</p>
<p>Alınan yenilginin tahrip edici sonuçları, diğer alanlarda olduğu gibi kadın hareketi açısından da, SB’nin ve eski sosyalist ülklerdeki sosyalizmin son biçimsel kalıntılarının da bir yana atılarak klasik, tipik kapitalist biçimlere geçildiği, revizyonist parti ve akımların dağılma süreçlerinin hızlandığı ve Arnavutluk sosyalist halk cumhuriyetinde de sosyalizmin yıkıldığı 1990’lı yılların başları ve sonrasında bütün yalınlığıyla ortaya çıktı. Revizyonizmin çöküşünü komünizimin iflası ve çöküşü olarak yansıtan emperyalizm ve gericilik, modern revizyonist akımların bazı unsurlarının da doğrudan bir unsuru olduğu tarihin en etkili anti-komünist kampanyasını yürüttü. Bu kampanya kitlelerin geri kesimlerinin yanısıra, ileri kesimleri ve aydınları da etkileyen çok yönlü sonuçlara yolaçtı. 1990’lı yılların başları ve sonrası, sadece işçi sınıfına ve halklara değil, en ileri ülkelerde dahil kadınların kazanımlarına yönelik saldırıların da yoğunlaştığı, bu saldırılar eşliğinde kadınların kutsal annelik görevlerinin ve aileye karşı sorumluluklarının daha yoğun bir biçimde gündeme getirildiği bir dönem oldu.</p>
<ol start="5">
<li><strong> İşçi, emekçi, köylü, farklı halk ve uluslardan kadınların durumu</strong></li>
</ol>
<p>1990‘lı yılların başlarından itibaren, emperyalistarası rekabet keskinleşir ve dünyayı yeniden paylaşım mücadeleleri şiddetlenirken, işçi sınıfının ve ezilen halkların kazanımlarına yönelik saldırılar da yoğunlaştı. Kriz ve ekonomik durgunlukların, şiddetlenen emperyalistler arası rekabet ve paylaşım mücadelelerinin, bununla bağlantılı olarak artan askeri harcamalar ve müdahalelerin, yaygınlaşan gerici bölgesel, ulusal ve iç savaşların tüm yükü de işçi sınıfının ve halkların sırtına yıkıldı. Tüm bunlardan en çok ve en ağır biçimde etkilenenler de kadınlar oldu.</p>
<p>Birçok ülkede yüz binlerce işçi ve emekçi kadın, yaşanan ve yaşanması muhtemel krizler gerekçesiyle hayata geçirilen tasarruf politikaları sonucu ilk işten atılan ve kapıya konan kesim oldu. Örneğin son yıllarda, Avrupa’da işini kaybedenlerin yüzde 51,8’i kadın çalışanlar oldu. Hindistan’da 2010 yılında 700 bin tekstil işçisi kadın işten atıldı; aynı yıl Hindistan’da tüm işten atılanların yüzde 80’i kadındı; Güney Afrika’da da bu oran yüzde 80 oldu; Sri Lanka’da 30 bin, Nikaragua’da 16 bin, Filipinlerin serbest bölgelerinde 40 bin kadın işten atıldı.</p>
<p>İşini kaybetmeyen işçi ve emekçilerin ise, ücretleri daha da düşürüldü, emeklilik yaşı yükseltildi, emeklilik maaşları düşürüldü, birçok sosyal hak ortadan kaldırıldı. Bu da yine en çok kadınları vurdu. İşten atmalar ve yükselen işsizlik giderek artan sayıda kadını eve dönmeye ve part-time, güvencesiz, esnek ve ev eksenli çalışma koşullarında ucuzun da ucuzu köleler olmaya mahkûm etti.</p>
<p>Part-time ve esnek çalışma, taşeronlaşma, güvencesizleştirme vb. temelinde çalışma yaşamının yeniden düzenlenmesi sürecinde; sermaye, yoksulluğun, işsizliğin girdabındaki kadın emekçileri kullanma, onları “bir dayanak haline getirme” çabasında oldu. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi sonucunda kadınlar için “güvencesizlik”, bugün dünden daha fazla sorun oluşturuyor. Çünkü güvencesizlik sadece iş ve gelecek güvencesinin yitirilmesinden ibaret değildir. Bu, aynı zamanda işçi, emekçi ailelerin sosyal haklarının da tasfiyesi anlamına geliyor. Bu tasfiyenin yıkıcı sonuçları, genel olarak işçi-emekçiler açısından olduğu gibi özel olarak işçi-emekçi kadınlar açısından da yaşamı daha çekilmez hale getiriyor.</p>
<p>Bugün dünyanın birçok ülkesinde giderek daha çok sayıda kadın büyük fabrika ve işletmelere bağlı üretimin bir uzantısı olarak montaj, ayıklama, paketleme gibi parça başı vb. işleri bir çalışma mekânına gitmeden evlerinde yapan, “işçi olarak bile görülmeyen” bir pozisyona itilmiştir. Kazandıkları üç kuruşluk para da “aile bütçesine katkı” olarak nitelendirilmekte ve bu durum meşrulaştırılmaktadır.</p>
<p>Geri birçok ülkede kadınlar, kapitalist baskı ve sömürünün yanı sıra feodal, yer yer köleci özellikler de taşıyan baskı ve sömürü altında bulunuyor. Bu ikili baskı ve sömürü sadece Afrika ülkeleriyle sınırlı değil. Hindistan, Pakistan ve Bangladeş gibi büyük bir nüfusa sahip Asya ülkelerinin yanı sıra, Afrika ve Ortadoğu&#8217;nun bir çok ülkesinde kadınlar yukarıda belirtilen ikili (yer yer üçlü) baskı ve sömürünün kıskacındadır..</p>
<ol>
<li><strong>a) Kadın istihdamında durum</strong></li>
</ol>
<p>Veriler, dünyadaki toplam iş yükünün üçte ikisinin kadınlar tarafından üstlenildiğini gösteriyor. Yani kadınlar dünya çapında erkeklerden daha fazla iş yükü üstleniyor. Öte yandan kadınların yerine getirdiği bu işlerin yalnızca ¼’ü ücretlendirilmiş işlerken, erkekler açısından durum tam tersidir. Yani kadının emeği ücretsiz, düşük ücretli ve değersizdir.</p>
<p>Günümüz dünyasında nüfus 7 milyar, bunların yüzde 49,7’si yani yarısı kadın. Kapitalizmde kadınlar, üretime giderek artan oranlarda katılıyorlar. Bugün, kadınların işgücüne katılımında dünya ortalaması yüzde 52; OECD ülkelerindeki ortalama ise yüzde 62’dir. En düşük oran yüzde 18 ile Ortadoğu’ya ait.</p>
<p>Toplumsal üretime katılan kadın oranının an yüksek olduğu ülkeler; iş yasalarında büyük uluslararası şirketler ve tekeller için en yoğun sömürü mekanizmaları ve formlarının garanti altına alındığı Bangladeş, Sri Lanka, Filipinler gibi Güney Asya ve Nikaragua gibi diğer Güney Amerika ülkeleridir. Çin, Brezilya, Hindistan gibi ülkelerde kadın çalışan sayısında da kitlesel artışlar görünüyor. Bu durum kapitalizmin doğası gereğidir. Marx ve Engels’in <em>Komünist Parti Manifestosu</em>’nda da açıkladıkları gibi, <em>“&#8230; modern sanayi geliştikçe, kadın emeği de erkek emeğini o kadar geriye itmektedir. İşçi sınıfı için cinsiyet ve yaş farklarının toplumsal bir geçerliliği yoktur artık. Yaşa ve cinsiyete göre maliyeti değişen iş araçları vardır, o kadar.”</em></p>
<p>2011 yılı istatistiklerine göre dünya ortalamasına bakıldığında aynı iş için kadınlar erkeklerin aldığı ücretin %73’ünü alıyor. Diğer taraftan, iş imkânlarına bakıldığında, kadınlar öncelikle teknolojik olarak az gelişmiş, düşük verimli alanlarda, erkeğin işini “tamamlayıcı işlerde” çalıştırılıyorlar ve bu yüzden ücretler de “tamamlayıcı ücretler” oluyor. Bu durum hizmet sektöründe, gıda ve tekstil endüstrisinde, kölelik koşullarındaki yarı zamanlı işlerde çalışan kadınların çoğunlukta olmasını açıklıyor ve kadınlar ekonomik olarak bağımlı konumunu süreklileştiriyor. Bu yapısal olarak koşullanmış baskı da ailenin, sermayenin ihtiyaçları açısından gerekli şekilde işlemesini ve işgücünün yeniden üretimini garanti altına alıyor.</p>
<p>Raporlar, özellikle dünyanın en yoksul ülkelerindeki kadınlar başta olmak üzere, dünyada iş gücünün yarıdan fazlasının, iş güvenliği ve koruma olmaksızın çalıştığını ve bu durumun giderek daha da kötüleştiğini gösteriyor. Güvencesiz, kayıt dışı ve kuralsız çalışmanın yaygınlaşması ve işsizliğin artması sürecine paralel olarak çocuk ve ergenlerin iş gücü olarak güvencesiz işlerde çalıştırılması sorunu da giderek büyüyor. Bu konudaki veriler de -ülkelerin çoğunda bu durum yasalara aykırı olduğu için- gizleniyor. Öte yandan esnek ve kayıt dışı çalışmanın son birkaç on yıldır yaygınlaşmasıyla birlikte, ev eksenli üretim ve çalışma biçimi [home-based work] de bu alanın en önemli dayanaklarından biri haline geldi. ILO’ya göre ev eksenli çalışma dünyadaki tarım dışı iş gücünün %10’unu oluşturuyor ve bunların tamamına yakını kadın. ‘Gelişmekte olan’ ülkelerde konfeksiyon ve tekstil sektöründe bu sayının %25 ila %60 arasında olduğu tahmin ediliyor. Ancak yalnızca tekstil gibi geleneksel sektörlerde değil, otomotiv, elektronik gibi modern sektörlerde de yaygın.</p>
<p>Kırdan kente, yoksul ve bağımlı ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere doğru göçün de kadın işgücünün artışında dikkate değer etkisi var. Göçmenlerin yüzde 49’unun kadın olduğu tahmin ediliyor, bu kadınlar kölelik koşullarında ve çok düşük gelirle çalıştırılıyor.</p>
<ol>
<li><strong>b) </strong><strong>Kadına yönelik şiddet</strong></li>
</ol>
<p>Emperyalist yağma ve talan politikalarının ve bu politikalara bağlı olarak gündeme gelen iç çatışmalar, ülkeler arası ve bölgesel düzeyde yaşanan çatışma ve savaşlar, on binlerce kadının katledilmesine, tecavüze uğramasına, fuhuş çetelerinin eline düşmesine vb. mal olurken, yüz binlerce kadını göçmen-mülteci konuma sürüklüyor. Gerek genel ekonomik, sosyal ve siyasal koşullar, gerekse gelenek, görenek, dinsel ve ırkçı politikaların kuşatması altında milyonlarca kadın şiddetin, baskının doğrudan hedefi halinde yaşam mücadelesi veriyor.</p>
<p>Yapılan araştırmalar, en demokratik ve en gelişmiş olanı da dahil, kadına yönelik şiddetin tüm ülkelerde, geçmişe göre ciddi oranlarda arttığını göstermektedir. Daha da çarpıcı olanı ise, araştırmaların kadına yönelik şiddetteki artışın orta ve üst sınıflarda, eğitimli kesimlerde düne göre daha fazla yaşandığı gerçeğini gözler önüne sermesidir. Kadına yönelik şiddet Danimarka’da (yüzde 52), Finlandiya’da (yüzde 47), İsveç’de (yüzde 46) oranlarına ulaşıyor. (Rakamların bu denli yüksek olması Kuzey ülkelerinde şiddete uğrayan kadınların suç duyurusunda bulunma oranlarının yüksek olmasına bağlanıyor.)</p>
<p>BM Kadın’ın yayınladığı bilgilere göre, dünyada 10 kadından 7’si hayatında en az bir defa cinsel şiddete maruz kalıyor. Kadına yönelik şiddet dünya ölçeğinde yaygınlaşmasına ve artmasına karşın, kadınları şiddete karşı koruyacak etkili hukuksal, sosyal ve ekonomik-siyasal önlemler alınmamaktadır. Daha da kötüsü kadına yönelik şiddete karşı güçlü ve kitlesel bir tepki ve mücadelenin gelişmemiş olmasıdır. Başta Ortadoğu, Afrika ve Asya’nın bazı ülkeleri olmak üzere, birçok ülkede dinsel argümanlar da kullanılarak kadını köleleştiren ve kadının katledilmesine kadar varan uygulamalar yaygınlaşıyor.</p>
<p>Yine birçok ülkede dinci, muhafazakar politikalar sonucunda kadınların uzun mücadeleler sonucu elde ettiği kimi kısmi haklar yok ediliyor. Dinin-geleneğin baskısı altında kadınlar hem eve kapatılıyor hem de evde çalışma yaygınlaştırılarak ucuz emek sömürüsü yoğunlaşıyor. Bütün bu politikalar erkek egemen aile ve toplum yapısını güçlendirirken, kadına yönelik şiddetin artmasını da beraberinde getiriyor.</p>
<p>Kadına yönelik şiddet ve ona karşı gelişen tepkinin eriştiği düzey, Mirabal kardeşlerin Dominik askeri faşist diktatörlüğü tarafından alçakca katledildiği 25 Kasımın, 1999 yılı Birleşmiş Miletler Genel Kurulunda &#8220;Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü&#8221; olarak kabul edilmesine yolaçtı. Sonraki yıllarda da kadına yönelik şiddet artmaya devam etti. Dünyanın her yerinde kadına yönelik baskıyı ve köleliği, kadın cinayetlerini meşrulaştıran ve kadının erkeğe boyun eğmesini sağlayan mekanizma ve normların teşhiri ve dini, gerici ve muhafazakar kültürel pratiklerle derinleştirilen ve teşvik edilen, kadına yönelik şiddete karşı mücadele giderek artan bir önem kazanıyor.</p>
<ol>
<li><strong>c) Kadınlar temel haklardan yoksun</strong></li>
</ol>
<p>Kadınların eşitsiz konumunu, geri bırakılmışlığını ve yoksulluğunu ortaya koyan göstergelerden biri de; kadınların beslenme, barınma, sağlık, eğitim gibi temel haklara ulaşımındaki durumudur. Günde 1 dolar gelirin (mutlak yoksulluk sınırı) altında yaşayan 1.3 milyar kişinin %70’i kadın. Tahminlere göre açlıktan etkilenenlerin %60’ı kadın ve kız çocukları. En yüksek açlık oranlarına sahip ülkeler aynı zamanda cinsiyetler arası eşitsizliğin en yüksek olduğu ülkeler.</p>
<p>Dünyadaki “yerinden edinmiş kişiler”’in %80’ini kadın ve çocuklar oluşturuyor. Yılda 800.000 kişi insan ticareti mağduru oluyor: Bunların da % 80’i kadın ve kız çocukları. Çocuk gelin [child bride] olgusu birçok ülkede büyük bir sorun olmaya devam ediyor. Erken yaşlarda evlendirilen kız çocuğu, öğrenim ve sağlıklı yaşama hakkından alıkonuluyor, daha yoğun cinsiyet ayrımcılığına maruz kalıyor.</p>
<p>Çocuk evlilikleri, genellikle yasal olmayan evlilikler şeklinde gerçekleştiğinden, çocuk gelinler, medeni nikahla kazanacakları haklardan mahrum oluyor. Evlenmek suretiyle öğrenimini tamamlayamayan, dolayısıyla öğrenim hakkından mahrum edilmiş olan çocuk gelinler, üretime katılma yani çalışma haklarından da yoksun bırakılıyorlar. Çocuk gelinlere en yüksek oranlarda Batı-Doğu-Orta Afrika ülkelerinde ve Güney Asya’da rastlanıyor. Bu oran Nijer’de %61.9, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde %74.2, Afganistan’da %53.7, Bangladeş’te %51.3’ tür.</p>
<p>Eğitim hakkından faydalanmada en büyük sıkıntıları yine kadınlar yaşamakta; dünyada 774 milyon okuma yazma bilmeyen nüfusun 515 milyonu kadın; 72 milyon çocuk okula gitmiyor ve bunların 54 milyonu kız çocuğu. Aynı şekilde kadınlar tarafından geçindirilen ailelerin yüzde 70’i içme suyuna, kanalizasyon imkânına sahip değil, temiz bir çevrede yaşamıyorlar. Bu ailelerin yüzde 75’inin kendine ait konutları yok. Profesyonel müdahale olanağına sahip olmadığı için doğum sırasında ölen kadın sayısı artıyor. Afrika’da, HIV-AIDS’den etkilenenlerin yüzde 71’ kadın. Özellikle Orta Afrika ve Güney Asya ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkede kadın sünnetinin yaygınlaşması, kadın sağlığı, sağlıklı doğum ve kadına yönelik şiddet açısından büyük sorun olmaya devam ediyor.</p>
<p>Birleşmiş Milletler siyasete katılım 2012 raporuna göre dünyada kadınların parlamentoda yer alma oranlarının ortalaması % 19,7. Kadınların mecliste en çok temsil edildiği bölgelerin başında %42 ile İskandiva ülkeleri gelirken, onları % 22,6 oranı ile Kuzey ve Güney Amerika ülkeleri takip ediyor. Avrupa Birliği ülkelerindeki meclislere baktığımızda ortalama olarak erkeklerin sayısı kadınlardan 3 kat daha fazla.</p>
<ol start="6">
<li><strong> Emperyalizmin kadın hareketini yönlendirmeye yönelik girişimleri</strong></li>
</ol>
<p>Emperyalistler ve bütün ülkelerin egemen sınıfları ve yönetici klikleri, kadın kitleleri arasında artan hoşnutsuzluk, ve öfkeyi yatıştırmak, bunun yeni bir uyanış ve mücadele dalgasının gelişmesine doğru ilerlemesini engellemek, boş ve hiçbir zaman gerçekleşmeyecek umutlar yaratarak onları oyalamak için dünya ölçeğinde koordineli ve çok yönlü bir çalışma yürütüyorlar. Bunun için büyük fonalar ayrılıyor, üniversiteler, yardım kuruluşları, dinsel kurumlar, en etkili propaganda araçları, bu fonlarla beslenen ve STK olarak nitelenen, sendikalar, kadın örgütleri ve çevreleri vb. harekete geçiriliyor. BM, Dünya Bankası, IMF ve Avrupa Birliği gibi belli başlı emperyalist kuruluşlar bu çalışmayı uluslararası planda yönlendiren ve koordine eden başlıca kuruluşlar durumunda.</p>
<p>Emperyalistler, büyük mali kaynaklar aktardıkları STK’lar aracılığıyla işçi, köylü ve emekçi sınıflardan genç kadınları, yerli ve farklı uluslardan ezilen kadınları hedefleyen, uluslararası düzeyde yönetilen eylem ve projelere yatırım yapıyorlar. Böylece bu kesimler arasında yaşam koşullarının düzeleceği sahte umudunu yaymaya ve kadınların, emekçilerin devrimci mücadelesiyle birleşmesini engellemeye çalışıyorlar. Emekçi kadınlar ve halk kesimlerinden kadınlar bir toplumsal kesim olarak, emperyalizm tarafından kadını bir mal olarak kabulünün onaylanmasına yönlendiren, bireyci ve yabancılaştırıcı kavram ve pratikleri hayata geçirmek amacıyla teşvik edilen şiddetli bir ideolojik saldırı ile karşı karşıyalar.</p>
<p>Öte yandan son on yıllarda, feminist, reformist ve sosyal demokrat örgütlenme ve hareketlerin büyük çoğunluğu, eylemlerini, hükümetlerin ve kapitalist devlet kurumlarının desteği ile siyasi karar alma alanlarında gerçekleştirerek, temelde emperyalizmin çıkarlarını etkilemeyen yasal reformları hedefliyorlar.</p>
<p>Günümüzde emperyalizmin sözcüsü ve savunucusu olan hükümetler ya da ulusal ve uluslararası kurumlar özel politikalar ve stratejiler geliştiriyorlar. Kadın hareketinin ve örgütlerinin bu güne kadar uğruna mücadele ettiği ve kitleler tarafından benmisenmiş bazı talepleri ve şiarları içini boşaltarak demogojik bir kampanyanının eşliğinde yürüttükleri çok yönlü faaliyetin bir unsuru olarak kullanıyorlar. Kadın erkek eşitliği talebini liberal “fırsat eşitliğ”ine, güvenceli çalışma hakkını “kadınların özgür girişimciliğinin desteklenmesine” indirgeyen kampanya ve projeler yürütüyorlar.</p>
<p>Birleşmiş Milletler kararlarıyla, tüm dünyada kadın on yılları ilan edildi. DB’nin 1990’lı yıllarda yayınlanan raporlarında; bundan böyle kadın emeğinin değerleneceği, kadın erkek “fırsat eşitliği”nin ve kadınların “kurtuluşu”nun gerçekleşeceği açıklanıyordu. Keza aynı kurum “eşitlik kârlılık getirir” sloganıyla 2012 yılını da “kadın yılı” ilan etti. Ancak bu eşitlik; eğitimli üst orta ve üst sınıf kadınlar için yeni imkânlar yaratırken (holding yönetim kurullarında kota vs. gibi), alt sınıflar için sadece düşük ücretler, güvencesiz çalışma ve ev-içi işlerin tüm yükünü üstlenerek işgücüne katılabilmeleri anlamında geliyordu. Neoliberalizm, vitrinini toplumsal cinsiyet eşitliği kavramıyla süslerken, gündelik hayatın içinde emekçi kadına başka bir seçenek sunulmuyordu. Kapitalizmin bütün dünyada kadınlara vaat ettiği tek şeyin, yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik vb. neoliberal politikaların yıkıcı sonuçları altında ezilmekten başka bir şey olmadığı gerçeğini her geçen gün daha fazla kadın yaşayarak görüyor.</p>
<ol start="7">
<li><strong> Kadınların mücadele eğilimi ve güncel perspektifi</strong></li>
</ol>
<p>Birçok ülkede hak gasplarına, savaş politikalarına, yoğunlaşan baskı ve sömürüye karşı gelişen mücadelelerde, kitlesel gösteri ve yürüyüşlerde, grev ve direnişlerde işçi-emekçi kadınlar en ön saflarda yer aldı. Mısır ve Tunus’ta yaşanan halk isyanlarına ve Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya başta olmak üzere bir çok ülkede gündeme gelen saldırı paketlerine karşı gelişen, grev, genel grev, gösteri ve yürüyüşlere, 2013 yılında Türkiye ve Brezilya’da patlak veren halk direnişlerine, Nepal, Filipinler, Türkiye ve Suriye Kürdistanı örneklerinde de görüldüğü gibi demokratik ulusal hareketlere kadınlar kitlesel olarak katıldı.</p>
<p>Hemen hemen her kıtada ve birçok ülkede azımsanamayacak sayıda kadın kitlesi, siyasal haklar ve özgürlükler, ekonomik ve toplumsal talepler, doğanın ve çevrenin korunması için, kadına yönelik artan şiddet ve cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele etti. Yerlatı ve yerüstü kaynaklarının emperyalist tekeller tarafından yağmalanmasına ve bunun yol açtığı çevre felaketlerine karşı ve doğanın korunması, yerli halkların ve göçmenlerin haklarının tanınması için gelişen mücadelelerde kadınlar kitlesel olarak yeraldı. Tüm bunlar, işçi-emekçi halk yığınlarının, onların bir parçası olarak da işçi-emekçi kadınların ve kadın hareketinin önemli bir mücadele birikimini oluşturduğu göstermektedir.</p>
<p>Kadınların ezilen cinsiyet olmaktan kaynaklı demokratik haklar ve diğer acil talepler için sürdürdükleri mücadele ve örgütlenme çabaları büyümekte ve yayılmaktadır. Dahası bu mücadeleye işçi-emekçi kadınların katılımı artmakta ve onun içinde daha etkin bir güç haline gelmektedirler. Bu durum, cinsiyetler arasında hak eşitliği başta olmak üzere, kadınların demokratik hak ve talepleri için yürüttüğü mücadelenin genel işçi-emekçi mücadelesiyle birleşme, ondan güç alma ve ona güç katma zeminini de genişletmektedir. Ancak tüm bu olumlu gelişmelere karşın, kadın hareketi ve örgütleri dünya ölçeğinde zayıf ve dağınık bir görünüm arzediyor.</p>
<p>Kadın hareketi ve örgütleri, bir çok ülkede işçi ve emekçi hareketinden ve geniş kadın kitlelerinden kopuk, dar burjuva, küçük- burjuva, aydın çevrelerin sınırlarını aşabilmiş değil. Bunların bir kısmı emekçi kadın kitleleriyle birleşme çabasında olmadığı gibi böyle bir potansiyele de sahip değil. Bazıları kapitalist ülkeler yöneticilerinin ve dayandıkları sınıfların ve emperyalistlerin denetimindeki ulusal ve ululararası kuruluşların proje fonlarıyla varlıklarını sürüdürmeye çalışıyor. Bunların faaliyetlerinin önemli bir bölümünü bu fonlardan yararlanabilmek için dayatılan koşulların gereklerini yerine getirmek oluşturuyor. Bu örgüt ve çevrelerin yanısıra, birçok ülkede kadın kitlelerine ulaşmaya, onları örgütlemeye ve harekete geçirmeye çalışan ve farklı düzeylerde adımlar atmış ve gelişme kaydetmiş olan kadın örgütleri ve çevreleri de var. Ancak istisnalar bir yana bırakılacak olursa, aralarında farklılıklar olmakla birlikte bu çevre ve örgütlerin de kitleler arasında sınırlı bir etkiye sahip oldukları, geniş kadın yığınlarını kucaklamadıkları ve temsil etmedikleri de bir gerçek.</p>
<p>Kadın hareketinin mevcut durumu, işçi hareketinin bilinç ve örgütlenme düzeyi ve bunun bir yansıması olan kendi sınıf partisinde örgütlenme, burjuvaziye karşı bağımsız bir toplumsal güç olarak hareket etme düzeyiyle de doğrudan bağlantılı. Emperyalizme, burjuvaziye ve her türden oportünizme ve revizyonizme karşı mücadele sürecinde yeniden inşa edilen UKH ve mensubu parti ve örgütler; öncesinde olduğu gibi, 1990‘lı yıllar ve sonrasında da yoğunlaşan saldırılara karşı mücadele ettiler. Bu süreçte onlar, yeni katılımlarla da birliklerini güçlendirmelerine ve gelişmelerine karşın, işçi ve emekçi hareketi içinde hala sınırlı bir etkiye sahipler. Bununla da bağlantılı olarak, onların -bazı partiler daha ileri bir durumda olmasına karşın-, kadın kitleleri arasındaki çalışmaları ve etkileri zayıf. Bu durumu aşabilmek için Uluslararası Komünist Hareket (UKH)’in birikiminden de yararlanarak kadın kitleleri arasındaki çalışmaya yaklaşım ve pratiği gözden geçirmek ve zayıflıkları hızla aşmak gerekiyor.</p>
<ol start="8">
<li><strong>Kadın kitleleri arasındaki çalışmanın güçlendirilmesi</strong></li>
</ol>
<p>Kapitalist-emperyalist sistem ve burjuva toplumu, kadınların kendi özgün talepleri için mücadeleye atılmalarının; bu mücadelelerin işçi ve emekçilerin mücadelesiyle birleşmesinin koşullarını hergün yeniden üretmekte ve ilerletmektedir. Öte yandan giderek genişleyen kadın kitlelerinin toplumsal üretim sürecine çekilmesi, işçi sınıfı ve emekçiler içinde kadınların sayı ve oran olarak artmasına yolaçmaktadır. Ezilen cinsiyetin kurutuluşu sorunu da daha çok işçi, emekçi kadının kurutuluşu sorunu haline gelmektedir. Tüm bunlar; işçi sınıfı partilerinin, işçi, emekçi kadın kitleleri içinde çalışmasının önemini daha da arttırmakta ve bunun olanaklarını genişletmektedir. Bu olanakları en azami düzeyde değerlendirebilmek için öncelikle:</p>
<p><strong>a-</strong> Başta işçiler olmak üzere en geniş kadın kitleleri arasında kesintiye uğramayan bir çalışmanın örgütlenmesi ve bunun partilerimizin önündeki en acil ve temel görevlerden biri olarak ele alınması. Bu çalışmanın içeriği ve araçları başta olmak üzere her bakımdan ilerletilmesinin hangi gerekçeyle olursa olsun eretelenmemesi. Başta parti merkez organları olmak üzere tüm yönetici organların kadın kitleleri arasındaki çalışmanın kesintisiz bir biçimde ilerlemesini güvenceye alacak önlemleri almakla yükümlü olması.</p>
<p><strong>b-</strong> Kadın kitleleri arasında çalışma yürütmek tüm parti örgütlerinin temel görevlerinden biri olmakla birlikte, bu çalışmayı kesintiye uğramayan ve ilerleyen bir çizgide gelişmesini güvenceye almanın koşullarından biri; başta merkez ve diğer yönetici organlar olmak üzere parti örgütlerinde kadınlar arasında yürütülecek çalışmayı güçlendirecek özel organların kurulmasıdır. Parti örgütlerinin özel organlar kuracak kadar gelişmediği durumlarda da özel görevliler belirlenmelidir.</p>
<p>Bir diğer temel koşul ise, kadın kitlelerine yönelik gazete, dergi, broşür gibi özel yayınların ve diğer ajitasyon, propaganda materyallerinin çıkarılmasıdır. Ancak kadınlar arasındaki parti çalışması sadece bu yayınların en etkin bir biçimde kullanılması ile sınırlanmamalı, partinin diğer yayınlarının da en tekin kullanımı ve en geniş kadın kitlelerine ulaştırılması ile birleştirilmelidir. Bunlar, sadece kadınlar arasında kesintisiz bir çalışma yürütmeyi güvenceye almak açısından değil, parti çalışmasını en geniş kadın kitlelerinin bilinç, örgütlenme ve mücadele düzeylerini ilerleten bir çalışma düzeyine yükseltmek açısından da gereklidir. Binlerce yıldır baskı altında olan ve ikincil bir cinsiyet olarak görülen, hala değişik düzeylerde boğucu yetenek köreltici, bıktırıcı ev-içi işleri üstlenmek zorunda kalan kadınların somut durumunu, bunun üzerinde yükselen zorluklarını, onların ruh halini ve taşıdıkları devrimci potansiyeli gözönüne alan bir sabırlı çalışma yürütülmelidir. Partilerimizin<em> kadınlar arasındaki çalışmasının ilerlemesi ve etkisinin artması bir yönüyle de buna bağlıdır.</em></p>
<p><strong>c-</strong> Kadın hareketini bölen bir rol oynamaksızın başta işçiler olmak üzere emekçi kadınlara dayanan ve mücadelesini hak eşitliğinin sağlanması ve diğer acil taleplerle sınırlamayan, kadının tam ve kesin kurtuluşu için, sınıfsız toplumun kuruluşu için mücadele eden komünist bir hareketi ulusal ve uluslararası ölçekte geliştirmek işçi sınıfının devrimci partilerinin önündeki görevlerden biridir. Komünist kadınlar da komünist erkekler gibi parti de örgütlenecekleri ve bu bakımdan aralarında bir fark olmadığı için, komünist kadınların ayrı bir örgütüne ya da komünist kadın hareketinin veya akımının ayrı bir örgüt olarak şekillenmesine ve ortaya çıkmasına geerek yoktur. Gerek ülke gerekse uluslararsı düzeyde genel olarak kadın özel olarak da komünist kadın hareketinin ve kadın kitleleri arasındaki çalışmanın sorunlarını ele almak, karşılıklı deney aktarımında bulunmak vb. için, hazırlık çalışmaları iyi yapılmış komünist kadın konferansları düzenlenebilir ve düzenlenmelidir. Komünist bir kadın hareketinin gelişmesi farklı toplumsal sınıf ve tabakalardan en geniş kadın kitlelerini kucaklayan birleşik bir kadın hareketinin örgütlenmesi ve ilerletilmesiyle çelişmez ve onu zayıflatmaz. Aksine onu güçlendirir ve istikrarlı bir çizgide gelişmesi ve birliğini sürdürmesinin güvencesi olur.</p>
<p><strong>d-</strong> Parti örgütleri ve parti yönetim organlarında kadın kadroların yetiştirilmesi, ileri görevlere teşvik edilmesi, yönetici kademelerde görev almaları konusunda cesaretlendirilmesi. Bunun hayata geçilmesini engelleyen, ayak direyen, gerici ön yargı ve alışkanlıklara karşı kesintisiz bir mücadelenin yürütülmesi.</p>
<p><strong>e-</strong> Partinin genç kadınlar içindeki çalışması tayin edici bir öneme sahiptir. Doğası gereği gençlik devrimci tez ve tasavvurların hayat bulduğu bir kesimi oluşturur. Kadın hareketinin geleceği, mücadele kapasitesi vb. birçok bakımdan genç kadınların kazanılması yaşamsaldır. Emperyalizm ve egemen sınıflar gençliğin bilinen özelliklerini gözönüne alarak gençliğe ve onun bir parçası olan genç kadınları kazanmaya özel bir önem veriyorlar. Onların gençliğe yönelik ideolojik saldırısı süreklidir ve buna bağlıdır. “Burjuva yaşam tarzı” dayatması genç kadınların önemli bir kesini etkilemektedir. Partinin gençlik çindeki çalışmasını bunları da göz önüne alarak, tüm yönleriyle kesintisiz bir biçimde geliştirmesi, gençlik kuşaklarından kopmamasının ve sürekli yenilenen genç kuşakları kazanabilmesinin koşuludur.</p>
<p><strong>f-</strong> Aydın ve akademisyen kadınların dikkatini işçi, emekçi kadın hareketine çekmek ve saflarımıza katılmalarını sağlamak için özel bir çaba içerisinde olmak. Kadın hareketi içindeki, burjuva, küçük-burjuva akımlara özel olarak da revizyonizm, reformizm, feminizim ve sosyal demokrasinin kavram ve yaklaşımlarına karşı ideolojik mücadele yürütmek. Kadınlar ve özel olarak genç kadınlar içinde M-L teorinin, özel olarak da kadının ezilmişliği sorununa, toplumsal dönüşümde kadınların rolüne ve kadın hareketine dair tezlerinin öğrenilmesini teşvik etmek ve bu konudaki zayıflıkları gidermek üzere çeşitli alanlarda eğitim çalışmalarının yapılması.</p>
<p><strong>g-</strong> Kapitalizm, ülkeler arasında çok yönlü ilişkiler geliştirerek onları kapitalist dünya ekonomisinde bir zincirin halkaları gibi birleştirmesine karşın; ülkeler kapitalist dünya ekonomisi içindeki yerleri, kapitalist gelişme düzeyi ve özellikleri, genel olarak toplumsal yapıları vb. birçok bakımından eşit ve aynı durumda değildirler. Bu durum, partilerimizin önündeki acil görevlerin, kadınların içindeki bulundukları toplumsal koşulların ve acil talepler ve aralarındaki ilişkinin farklılaşmasına yol açar. Bu nedenle işçi sınınfının deverimci partileri, diğer alanlarda olduğu gibi kadınlar arasında da ülkelerinin somut koşullarını göz önüne alan ve bu koşullara uygun bir çalışma yürütmelidirler. Bunun kaçınılmaz sonuçlarından biri de; en geniş kadın kitlelerini birleştiren kitlesel kadın örgütlerinin kuruluş süreçleri ve alacağı biçimlerin, kapsayacağı toplumsal kesimlerin ve platformlarının ülkelere ve her ülkede de zamana göre değişecek olmasıdır.</p>
<p><strong>h-</strong> Farklı sınıf ve tabakalardan en geniş kadın kitlelerini kucaklayabilmesi için, kadın hareketinin, onları birleştiren bir platforma sahip olması gerekir. Bu platform, başta hak eşitliği olmak üzere demokratik haklar ve kadınların diğer acil politik, ekonomik, sosyal talepleri üzerinde yükselmelidir. En geniş kadın kitlelerini birleştirebilecek bir örgütlenme de ancak böyle bir platform etrafında inşa edilebilir.</p>
<p><strong>i-</strong> Sermayenin ve üretimin merkezileşmesi sürecinin ilerlemesi kaçınılmaz olarak kadın hareketinin özellikle de kadınların kurtuluş mücadelesinin ulslararası bir hareket olarak gelişmesinin koşullarını geliştiriyor ve artan bir zorunluluk haline getiriyor. Kadın örgütleri ve çevreleri arasında da uluslararası ilişkiler ve ortak çalışma eğilimleri gelişiyor. Konferansımız ve üyesi parti ve örgütler, kadın hareketinin uluslararası düzeyde de doğru bir yönetim ve platform etrafında birleşik bir hareket olarak gelişmesi için girişimlerini ve çalışmalarını yoğunlaştırmalıdırlar.</p>
<p>Kasım 2014</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Emekçi kadının farklı düzeylerde de olsa işgücünün yeniden üretiminin bir unsuru olan çocuk bakımı, yetiştirilmesi ve diğer ev-içi işleri üstlenmesinin nasıl ele alınması gerektiği (meta üretimi sürecinde gerçekleşen sömürünün yanısıra ve ondan ayrı ikinci bir sömürü ilişkisi ve biçimi olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorunu) konferansta tartışıldı. Bu konuda metnimiz net olmalıdır. Özellikle bazı feminist teorilerin tam da bu konuda kafa karışıklıklarına neden oldukları göz önüne alındığında bu açıkça görülür.</p>
<p>Toplumsal üretime katılan ve farklı düzeylerde de olsa ev içi işleri üstlenmek zorunda kalan emekçi kadınların, hem işyerinde hem de evde çalıştıkları, <em>bu anlamda</em> “çifte vardiya”ları olduğu, ayrıca çifte baskı ve eziyet yaşadıkları tartışmasızdır. Ancak, kadının sırtındaki ev içi hizmet/bakım işleri; kapitalist sömürünün yanı sıra gerçekleşen ikinci bir sömürü ilişkisi ve biçimi olarak ele almamak ve bu bağlamda çifte sömürü kavramını kullanmaktan sakınmak gerekir. Bu nedenle; evdeki hizmet işlerinden, <em>emek gücünün</em> -ki bu işçi neslinin de yeniden üretimini de içerir- yeniden üretiminin bir unsuru olarak söz etmek ve sermayenin bunun da yükünü genel olarak kadın cinsinin sırtına yıktığını ve bu durumun onların fiziki ve manevi enerjilerini heder eden büyük bir eziyet teşkil ettiğini ifade etmek yeterlidir.</p>
<p>Kadın sorunu, başta feministler olmak üzere burjuva, küçük-burjuva akımlar ve politik çevreler, akademisyenler arasında, doğrudan kadın hareketinin talepleri ve hedefleriyle bağlantılı olarak ve bilimsel sosyalizmin bu soruna ilişkin tezleri ve yaklaşımlarının yanısıra sosyalist inşa sürecinin deneyleri üzerinden de tartışılmaktadır. Bu tartışmanın yoğunlaştığı konulardan biri de; aralarında sınıfsal konumlarına göre farklılıklar olsa da kadınların çocuk bakımı, yetiştirilmesi ve diğer ev-içi işleri üstlenmesi ve ezilen cins haline gelmesinin nasıl ele alınması gerektiği ve bununla doğrudan bağlantılı olarak emekçi kadınların ikili baskının yanısıra ikili sömürü altında olup olmadığıdır. İkili baskının yanısıra ikili sömürü tesbiti, toplumsal üretime katılan kadının hem kapitalist meta üretimi, hem de insan neslinin özel olarak da işçi sınıfının yeniden üretimi sürecinde sömürüldüğü tezine dayandırılıyor. Yukarıda belirtilen bazı çevreler de, tarihsel olarak birbirini izleyen köleci, feodal ve kapitalist sömürünün yanısıra, doğrudan üretim (ve üretim bağlantılı sektörlerin) dışında ve ev içinde gerçekleşen ve bir cinsin ötekini sömürdüğü ikinci bir sömürü ilişkisi ve biçiminin geliştiğini savunan tezler ileri sürüyorlar. Marksizmin bunu atladığını ve görmediğini ya da görmezden geldiğini, sosyalizmi inşa deneyimlerinin, kadın sorununu çözmediğini ve çözemeyeceğini gösterdiğini yaymaya çalışıyorlar. “Çifte sömürü” kavramını, feminist olmayan bazı çevreler de, kadının erkekten çok daha düşük ücret alması bağlamında kullanıyorlar -ki bunu kadının daha fazla ya da yoğun sömürüsü olarak ele almak ya da nitelendirmek gerekir.</p>
<p>Yukarıda belirtilen görüşlerin Marksizme ve işçi sınıfının kurutuluşu davasına içtenlikle bağlı kadın çevrelerini de etkilediği bir gerçektir. Bunlara karşı genel geçer, kaba ve şematik söylemlerin ötesine geçen, ikna edici, lafızda değil içeriği ile de bilimsel, onların agümanlarını çürüten ve gerçeklere dayanan bir ideolojik mücadele yürütmek sınıf bilinçli işçinin ve örgütünün önünde ve üstesinden gelinmesi gereken görevlerden biri olarak durmaktadır.)</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
		<item>
		<title>Halk Cepheleri bugün gerekli midir?</title>
		<link>https://www.cipoml.net/tr/halk-cepheleri-bugun-gerekli-midir/</link>
		
		<dc:creator><![CDATA[admin]]></dc:creator>
		<pubDate>Tue, 09 Dec 2014 12:24:16 +0000</pubDate>
				<category><![CDATA[2014 - Türkiye]]></category>
		<guid isPermaLink="false">http://www.cipoml.net/tr/?p=76</guid>

					<description><![CDATA[Yanıt kesinlikle EVET. Gerekliler ve günümüzde, genel ifadeyle halklara acı çektiren ve giderek büyüyen, baskı ve sömürü koşullarında kaçınılmazdırlar. Proletarya, partisiyle birlikte, örgütlenmeleri ve mücadelelerini yönetmek için halk kitlelerin başında olmalıdır. Bu kolay bir görev değildir, fakat bütün zorluklar aşılabilir. Bunun için, ilerici geniş kitleleri birbiriyle bağlamak ve onlar tarafından sahiplenilmek için çalışmaya odaklanmak gerekiyor. [&#8230;]]]></description>
										<content:encoded><![CDATA[<p>Yanıt kesinlikle EVET. Gerekliler ve günümüzde, genel ifadeyle halklara acı çektiren ve giderek büyüyen, baskı ve sömürü koşullarında kaçınılmazdırlar. Proletarya, partisiyle birlikte, örgütlenmeleri ve mücadelelerini yönetmek için halk kitlelerin başında olmalıdır.</p>
<p>Bu kolay bir görev değildir, fakat bütün zorluklar aşılabilir. Bunun için, ilerici geniş kitleleri birbiriyle bağlamak ve onlar tarafından sahiplenilmek için çalışmaya odaklanmak gerekiyor.</p>
<p>Komünist Enternasyonal Kongresi (1921) şuna işaret eder: <em>“Birleşik cephe (proletaryanın) kapitalizme karşı mücadelede kararlı işçilerin birliğidir(&#8230;)</em></p>
<h1>Dimitrov, Halk Cephesi’nin dünyanın içinde bulunduğu mevcut koşullar içinde acil bir ihtiyaç olduğunu ve temelinin Birleşik İşçi Cephesi’ne dayanması gerektiğini vurgular.</h1>
<p>İçinde bulunduğumuz ve mücadele ettiğimiz dönemin temel çelişkisi mükemmel şekilde tanımlanmıştır: <em>Proletarya ve burjuvazi arasındaki çelişki; kapitalizm ve sosyalizm arasındaki çelişki</em><a href="#_ftn1" name="_ftnref1"><em><strong>[1]</strong></em></a><em>;halklar, ezilen uluslar ve emperyalizm arasındaki çelişki; emperyalist güçler ve finans gruplarının kendi arasındaki çelişki.</em></p>
<p>Bu son çelişki bölgesel savaşlar, halklara yönelik saldırılar, jeostratejik öneme sahip bölgelerde ve yeni sömürgelerde anlaşmazlıklar ve halkların demokratik yurtsever duyguların manipülasyonu olarak ortaya çıkmaktadır. Bu çelişki hızla büyümektedir.</p>
<p>Lenin tarafından yeni özellikleri ve biçimleri tarif edilmiş bir çağda yaşıyoruz. Günümüzde, bazı ülkelerde faşizme doğru endişe verici bir eğilim ortaya çıkıyor, neonazi çeteler örgütlü hareket ediyor, çoğu durumda hükümetler tarafından korunuyorlar (Yunanistan, Macaristan, İspanya, Almanya vb. örneklerine bakınız).</p>
<p>İktidar ve devlet kurumları, bazı istisnalar haricinde, gerici, halk dışı parti ve hükümetlerin elindeler. Güç sahipleri ve onların kukla hükümetleri, demokrasiden, insan haklarından ve halklar arası barıştan bahsediyorlar&#8230; Bu arada baskı altındaki halkları vahşice sömürüyor, onlara boyun eğdiriyor, bir çok durumda bunu silahlarla yapıyorlar.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>Bu, şu ya da bu ülkenin değil, genel bir sorundur: farklı düzeylerde, farklı formlarda ya da yoğunlukta, ancak genel bir eğilim durumundadır. Komünist partiler günlük baskılara karşı mücadele etmek, toplumsal kazanımlar için çalışmak, on yıllar boyunca elde edilmiş iş hakları ve sosyal hakları kısıtlayan hatta ortadan kaldıran yasalara karşı mücadele etmek zorundalar.</p>
<p>Benzer bir durum karşısında Dimitrov, Komünist Enternasyonal’in 7. Kongresi’ne (1935) sunduğu raporunda, Nazi faşizminin yükselişine (İtalya, Almanya, Portekiz, Japonya&#8230;) karşı halk cephelerinin inşasının önemine vurgu yapmıştır.</p>
<p>Bu rapor<a href="#_ftn2" name="_ftnref2">[2]</a>, üzerinden geçen yıllara ve yaşanan gelişmelere rağmen hala günceldir ve partilere genel olarak rehberlik edebilecek içeriktedir. <a href="#_ftn3" name="_ftnref3">[3]</a></p>
<p>Açık ki güncel koşullar 30’lu yılların koşullarıyla aynı değildir. İçinde bulunduğumuz konjonktür o zamanınkinden çok farklıdır -SSCB’deki kopma ve parçalanmayı, zamanın partilerindeki oportünist dejenerasyonu hatırlamak bile yeterlidir- ve günümüzde, istisnalar hariç, Marksist Leninist Komünist partiler olarak hâlâ zayıfız, geniş kitleler içinde belirleyici bir etkiye sahip değiliz.</p>
<p>Dimitrov’un metninin önemi şüphe götürmezdir, ancak, her ne kadar temelde benzeşen problemler (temel çelişkileri yansıtan) mevcutsa da, uluslararası durumun aynı olmadığını dikkate almak gereklidir, ve ayrıca her ülkenin ve her partinin özel koşullarına göre davranılması doğru olacaktır.</p>
<p>Cephe çalışması, her yerde aynı şekilde gerçekleştirilemez, partilerin, politik güçlerin ve toplumun kendisinin kaçınılmaz eşitsiz gelişiminin dikkate alınması gereklidir. Hiç şüphesiz ki Ekvador’un yaşadığı süreçle (işaret edilen tüm açılardan) Almanya’nın yaşadığı aynı değildir, ya da İspanya, Danimarka, Türkiye, Tunus, Fas, Fransa, Venezuela vs..vs.. Farklı koşulları bulunmakta, bu nedenle, biri ve diğeri arasında taktiksel yönden farklılıklar olmaktadır, küçük farklar bile olsa sonuç olarak bunlar farklılıklardır.</p>
<p>Dimitrov’un tezinin güncel boyutu ve değerini savunmak, bizi, metindeki yer alan her konunun, kelimesi kelimesine almaya götürmemelidir. Çalışmak, analiz etmek, büyük Komünist liderlerin -ki Dimitrov onlardan biridir- metinlerini tartışmak, onlardan ilmihaller, mutlak doktrinler çıkarmak değildir, bu Marksist Leninist diyalektikle bağdaşmaz.</p>
<p>Partilerimizin her biri bu sorunları ele almalıdır. Şablon yanıtlar yoktur. O anın söylemi, yarının stratejisinden bağını koparmadan bir günden diğerine değişebilir, yolunun hangisi olacağı önceden kesin ve tarif edilebilir olmayabilir. Yalnızca eleştiri ve diyalektik, gün be gün karşı karşıya geldiğimiz sorunsal karşısında, onu çözmeyi denemek için pozisyon ve taktik önlemler almamıza izin verir.</p>
<p>Önemli olan, her an, yaşadığımız gerçekliğin dikkate alınması ve partilerimizin gelişmesi, çalışması ve mücadele etmesidir. Şu kesin gerçekliği de dikkate almak gerekir: Dünyanın neredeyse her ülkesinde, farklı boyutta gelişim göstermekle birlikte, işçi sınıfı en devrimci olandır. Onun ileri öğeleri mücadenin ve eylemlerin başını çeker. Fakat işçi sınıfı kapitalizm tarafından sömürülen tek sınıf değildir, sömürü ve baskı altında olan başka ara sınıflarda vardır. Ve her ne kadar zihniyeti, bilinçi proleterya zihniyeti değilse de, bu kesimleri de dikkate almalı ve onlara yakın olmalıyız. Unutmamak gerekir ki işçi sınıfı ve partisi eğer diğer emekçi sınıfları, ara sınıfların yurtsever ve demokratik kesimlerini birleştirmek için uğraşmazsa, bunlar burjuvazinin fraksiyon ya da tabakaları tarafından manipüle edilebilirler. Şüphesiz, işçi sınıfı, tüm bu sömürülen ve baskı altındaki kesimleri politik ve ideolojik öncüsü olma mücadelesinde kazanmak zorundadır ve onların da taleplerini savunmalıdır.</p>
<p>Bu, taktiksel ve dönemsel ittifakların oluşturulmasının temellerinden biri olabilir. Fakat taktiksel ittifakları bir an bile stratejik ittifaklarla karıştırmamalı, onların yerine koymamalıyız. Başka deyişle, stratejik ittifakları o ana, koşullara bağlı konular için hedeflemeyiz. Aynı şekilde, temel konuların terkedilmesini içermediği sürece, taktiksel ittifakları da, olası stratejik ittifakların başarısına tabi tutmayız.</p>
<p>Daha açık olarak: Halk Cephesi ile taktiksel, kısmi, geçici, çoğu kez kentin yerelinde, ilçesinde ya da semtinde oluşturulan, sektörel anlaşmaları da içeren ancak genel ileri kesimlere genişlemeyecek olan ittifakları birbirine karıştırmamak konusunda dikkatli olmalıyız.</p>
<p>Halk Cephesi, mücadelenin genel ihtiyaçlarına, ortaya çıkan politik sorunlarına, daha da önemlisi, ileri kitlelerin harekete ve eyleme geçirilmesi ihtiyacına yanıt vermelidir.</p>
<p>İşçi sınıfı, proletarya, teorik olarak, Halk Cephesi’nin temel gücüdür. Bunun, Birleşik İşçi Cephesi ile birlikte pratikte de hayata geçirilmesine uğraşılmalıdır. Hatırlayalım ki pratik olmadan teori, laf kalabalığıdır; teori olmadan pratik de, sopayı boşa sallamaktır.</p>
<p>Cephe’de birleşecek farklı politik güçleri temsil edecek politik genişlik göz önünde bulundurulduğunda, proletaryanın birinci güç olarak rölünü oynayabilmesi için Parti, cephenin başını çekmek, yöneteni (koşullara bağlı göreceli anlamda) olmak için çaba harcamalıdır. Bu yönetici rol, gönüllülükle ya da genelge ile ele geçirilemez. Onu, günlük pratik ile, politik programlarımızın açıklığı ile, varılan anlaşmalara sadık ve saygılı uygulamalarla kazanmak gerekir.</p>
<p>Eğer parti bu rolünü hayata geçiremezse, uzun vadede Cephe, küçük burjuvazinin peşine düşen bir pozisyona varır ki bu da önemli bir hata olacaktır. “Karşıtların birliği ve mücadelesi yasası”nı hatırlamak gerekir.</p>
<p>Bu da bizi Parti’nin ideolojik bağımsızlığı sorununa götürür. Asgari (koşullara göre) anlaşmalar üzerine inşa edilmiş Bir Halk Cephesi, bizim planlarımızın hepsini, özellikle de ideolojik olanları, üstlenmez. Fakat bu bizi, ne politik ne ideolojik pozisyonlarımızdan vazgeçmemize asla götüremez. Cephe’nin görevleri bakımından komünistler, yapılan anlaşmaların -arzu ettiklerimiz olmasalar bile- hayata geçirilmesi saati geldiğinde çok titizlerdir, titiz olmalılardır.</p>
<p>Herhangi bir ittifak içinde yürütülen birlik politikası ve ayrıca Halk Cephesi, bizi asla sınıflar mücadelesini unutma noktasına getiremez. Dahası, diğer politik güçlerle yapılan ittifaklar, anlaşmalar ya da taktiksel vaatler Parti’nin güçlenmesine hizmet etmelidirler, aksine değil. Bu her zaman böyle anlaşılmıyor. Eğer Parti, komünistler, ittifakın içinde örgütsel olarak seyrelirse, bu bizi Parti’nin ciddi olarak zayıflamasına hatta kaybolmasına kadar götürebilir.</p>
<p>Lenin’in de belirttiği gibi Parti, tuhaf manevralar ya da baskınlık göstermeden, taktik ve yetenek ile herşeyi yönetebilmelidir.</p>
<p>Bu durum, Cephe’yi oluşturan güçlerle samimi ve açık bir çalışma gerçekleştirmemizi, vaatlere ve programlara saygı duymamızı ve onları yerine getirmemizi zorunlu kılar. Ancak, unutmamak gerekir ki: <em>“&#8230; sadece işçi sınıfının politik Partisi, yani Komünist Parti, proletaryayı birleştirecek, eğitecek ve onu tüm emekçi kitlelerin öncüsü olmaya yöneltecek koşullara, bu kitlelerin kaçınılmaz küçük burjuva duraksamalarını etkisizleştirebilecek kapasiteye sahiptir&#8230;” </em>(Lenin, SBKP 10. Kongresi. Kelimelerin altını biz çizdik)</p>
<p>&nbsp;</p>
<p>İleri kitlelere bağlanmamız, her seferinde daha fazla ve daha iyi şekilde onları Halk Cephesi’yle ve oluşturulacak diğer kitle cephelerine bağlayarak harekete geçirmemiz&#8230; Bunun için partilerin göreceli zayıflıklarının (eşitsiz gelişmenin kaçınılmazlığını unutmadan) aşılmasını gerekiyor. Güçlü bir parti olmadan yapılabilecekler sınırlıdır. Ayrıca Parti ne kadar büyük ve güçlü olursa olsun toplum içinde her zaman bir azınlığı oluşturacağının bilinciyle harket edilmelidir:</p>
<p>Lenin kesin bir dille, <em>“..Komünistler okyanustaki damlalardır, halk okyanusunun damlaları” </em>fakat <em>“proletarya partisi olmadan emperyalizmin, proletarya diktatörlüğü ile alaşağı edilmesi düşünülemez..” </em>ve yine Parti, <em>“bir sınıfın öncüsüdür ve görevi kitlelere rehberlik etmektir, kitlelerin ortalama zihniyetini yansıtmak değil” </em>diye belirtmiştir.</p>
<p>Komünistler için kitlelerle içiçe, sebatkar bir çalışma gerçekleştirmek birincildir. Fakat bu iyi planlanmış olmalıdır ve kitlelerle yüzeysel konuşmalar şeklinde olmamalıdır: İleri kitlelere yönelmeliyiz ve onların farklı seviyelerde mücadele iradesi ve anlayışına sahip olduklarını dikkatten kaçırmamalıyız. Dimitrov <em>“Sekterlik, özellikle kitlelerin devrimcileşmesinin abartılı takdirinde ortaya çıkar”</em>derdi ve Lenin’den şu alıntıyı yapardı<em>: “&#8230; bizim için aşılmış olanı, kitleler açısından da aşılmış sayamayız.”</em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Lenin, Stalin, Dimitrov, büyük liderler, kitleler içindeki istikrarlı çalışma konusunda dikkatliydi. Lenin bu konuya değinmiş ve şöyle uyarmıştı:</p>
<p>“Kitleler üzerindeki etkimizin, Marksist propaganda ve ajitasyonumuzu, işçi sınıfının ekonomik mücadelesine yakınlığımızın vs.. genişletilmesi ve derinleştirilmesinin kesin gerekliliğine işaret etmekten daha meşru bir şey yoktur. Ama tam da bu yüzden devamında şuna da işaret etmek gerekir ki, bu ifadeler her koşul ve durumda özel sloganlara dönüşemez, bunlar dayanak alınarak sosyal demokrasinin belirli bir eğilimi haklı çıkartılamaz. Burada aşılmaması gereken bir sınır var, bunun ötesinde tartışmasız olan bu tavsiyeleri görevleri ve hareketi daraltmaya; dönemin en acil ileri politik görevlerini unutma doktrinine dönüştürüyorsunuz. [&#8230;]</p>
<p><u> </u></p>
<p>“Ama tam da bu kitleler üzerindeki etkiyi derinleştirme ve genişletme çalışması her zaman gerekli olduğu için, zaferden sonra olduğu kadar yenilgiden sonra da, politik durgunluk dönemlerinde olduğu kadar en büyük devrimci yıkıntıların olduğu zamanlarda da gerekli olduğu için, tamda bu nedenlerden dolayı, gerekliliğini hatırlatmanın bilmem hangi özel şiara dönüştürülmesine izin verilemez ve demagojiye düşme ve gerçekten tam tek devrimci sınıf olan ileri sınıfın görevlerini küçümseme riski olmadan özel bir eğilimin temeli haline gelmesine izin veremeyiz” (“Pedagoji ile karıştırılan politika” 1905)</p>
<p><strong><u> </u></strong></p>
<p>Kitlelerin rolünü abartmak, onu küçük görmek kadar yanlıştır, bu iki hata da Komünist Parti’nin rolünün değerini düşürür. Bu Halk Cephesi için de böyledir ve bu yüzden cephenin çalışması halk kitlelerini yönetmelidir. Halk Cephesi gibi bir ittifakın düşünülmesi için gerekli koşullardan biri, örgütlü ya da örgütsüz, baskı ve sömürü altındaki sınıflardan kesimleri asgari olarak içermesidir.</p>
<p>Hiçbir faaliyetimizde, proletaryanın, işçi sınıfının ileri kesimlerinin yöneticisi, Leninist, Komünist Parti ile revizyonistlerin ve her türden sağcıların ilan ettiği biçimsiz “kitle partisi” birbirine karıştırılmamalı, buna dikkat edilmelidir. Burada bir sınır çizgisi vardır ve bu çizgi küçümsenemez. Komünistler için “kitlelerin çizgisi” olarak adlandırdığımız şey, siyasetimizi, programlarımızı kararlılık ve yetenekle Parti dışına taşır, bizi kendi militanlarımız ve yakın arkadaşlarımızla sınırlamaz.</p>
<p>Marksist-Leninistler ile oportünistler, Kruşçevciler, Maocular, hatta 21. Yüzyıl Sosyalizmi’ni savunanlar arasında açık çizgiler çizmek önemlidir. Bu, bizim ilkelerimizi taşımayanlar ile birlikler, anlaşmalar vb. yapmamamız anlamına mı gelir? Kesinlikle, hayır. Eğer sadece aynı fikir ve ilkeleri taşıdıklarımızla birleşseydik, birlik ittifaklarından, halk cephelerinden vs.. bahsedemezdik, komünistlerin birliğinden bahsediyor olurduk. Ve bu farklı bir problemdir.</p>
<p>Güncel olarak, sürüklendiğimiz örgütsel zayıflıklara bağlı olarak partilerimizin çoğu sorunlar yaşamakta ve yönetici rolünü yerine getirmeye çalışmaktır. Bu durum genelgelerle aşılamaz ve bunun için sihirli formüller yoktur. Bu sorun, koşullara uygun, kararlı bir çalışmayla aşılabilir. Diğer güçler ve gruplarla taktik anlaşmalar, ittifaklar vs. yapılmalıdır. Bugün kendimizi dayatacak koşullarda değiliz ve bu konjontürü bu nedenle reddedemeyiz. Tam tersi sadakatle katılmalı, tartışmalarda kendi politik önerilerimizi ortaya koymalı, tartışmalı ve farklı fikirlerle yüzleşmeliyiz, adım adım siyasi ve ideolojik alan kazanarak devam etmeliyiz.</p>
<p>Oldukça hassas bir konu; cephe ittifakları, bir kez olunca her zaman olacak statik ittifaklar değildir. Onları gelişimleri içinde değerlendirmeli; bugün haklı ve geçerli olarak onayladığımız ve planladığımızı bir başka zaman terkedebiliriz.</p>
<p>Halk Cephesi koşullara göre yaratılır ve koşulları biz yaratmayız, onlarla karşılaşırız ve bu aynı koşulların gelişimini her zaman dikkate alarak onları değerlendirmeliyiz ve Dimitrov’un da haklılıkla uyardığı gibi: <em>“&#8230;arzuları gerçeklerle karıştırmak özellikle tehlikelidir, gerçekleri, gerçek ve kesin durumu ayırabilmek gerekir.”</em></p>
<p>Halk Cephesi önemli bir görevdir ve siyasi mücadelenin geliştiği tüm koşullarda ele alınmalıdır, bir seçenekten çok, gerekli bir görevdir. Bu görevi hayata geçirmek ve ilerletmek için proletaryanın devrimci partisi, kesin koşulları dikkate alan ve stratejik hedefleri her zaman göz önünde bulunduran doğru bir devrimci politika geliştirmelidir.</p>
<p>Bu politikanın uygulanması, sadece doğruluğuna değil, Parti’nin ve cephe güçlerinin potansiyeline de bağlıdır. Devrimci, doğru, haklı bir politika, eğer onu kitlelerin ileri kesimleriyle buluşturacak kararlı kesin bir kararlılık yoksa, sadece söylemde kazanabilir.</p>
<p>Uluslararası Marksist Komünist hareketin deneyimi bizi, yoldan sapma tehlikesini ciddiye almaya götürüyor. Genel olarak, hakim oportunizm sağ oportunizm olmuş ve olmaktadır. Fakat unutmamalıyız ki sol oportunizm de mevcuttur. Her ikisi cephe çalışmasında özellikle zararlıdır. Marks’ın Gotha Programının Eleştirisi’ndeki uyarısını hatırlamak gerekir: <em>“İlkelerde pazarlık olmaz.”</em></p>
<p>Sağ oportunizm, ilk olarak şu eylem ve karakteristiklerle ortaya çıkma alışkanlığındadır: Müttefikleri çekmek için ödün vermek; düşmandan korku nedeniyle mücadelenin seviyesini düşürmek; önünden gitmek yerine kitlelerin bilinç seviyesinin peşinde sürüklenmek; genel ilkeleri dikkate almadan bölgesel ya da ulusal özelliklerin önemini abartmak ve örgütlenmede liberalizm; ki Parti içinde gizlenmesi, sanki yokmuş gibi davranılması en tehlikeli olan da budur.</p>
<p>Lenin’i her zaman dikkate almalıyız: <em>“Haraketin pratik hedeflerine ulaşmak için anlaşma yapın ancak ilkelerde pazarlık etmeyin.” </em>(Ne Yapmalı?)</p>
<p>Sol oportunizm de şu temel yanlış karakteristiklere sahiptir: Ya hep ya hiç kriteri; çalışmanın gelişmesi için gerekli ödünleri vermeyi ve yararlı vaatleri yerine getirmeyi bilmemek; uzak deneyimlerden etkilenmeden içinde bulunulan gerçekliğin özel koşullarına Marksizm-Leninizmi adapte etmeyi bilmemek; mücadele biçimlerini ve seviyelerini kitlelerin subjektif koşullarına adapte etmeyi bilmemek ya da bu konuda yanılmak; örgütlenmede aşırı katı kriterleri uygulamak.</p>
<p>Felsefenin Sefaleti’nde Marx, oportunizmi Juvenalis’ten alıntı yaparak eleştirmiştir: <em>“Et propter vitam vivendi perdere causas” </em>yani<strong> “yaşam uğruna, yaşamanın nedenleri yitirilir.”</strong></p>
<p>Bu eski dersi unutmamalıyız.</p>
<p>Kasım 2014</p>
<p><a href="#_ftnref1" name="_ftn1">[1]</a> Doğal olarak sosyalist ülkeler yoktur. Sosyalizm devrimci proletaryanın, komünistlerin stratejik hedefidir, emekçilerin, halkların ve gençliğin kapitalizme karşı mücadelerinde varlık bulur. Kapitalizme alternatiftir ve tüm kıtalardaki işçi sınıfının önemli kesimlerinin hedefidir.</p>
<p><a href="#_ftnref2" name="_ftn2">[2]</a> Dimitrov’un raporunun CIPOML’in kabul ettiği, yoldaş Manuel Salazar’ın önsözünü yazdığı edisyonu</p>
<p><a href="#_ftnref3" name="_ftn3">[3]</a> 1976 Eylülü’nde, Çin Komünist Partisi acentası olan Avurtralyalı Hill, Dimitrov’un rapurunu eleştirdiğinde (aynı şeyi daha önce Tito da yapmıştı) E.Hoca şöyle yazdı : «(Hill) şunu unutuyor ki bu konuşma yapıldığı dönemde tüm dünyada olağanüstü bir yankı uyandırdı, unutuyor ki faşizme karşı mücadelede, Fransa ve İspanya’da Alman ve İtalyan faşizmine karşı silahlı ve siyasi direniş gösteren halk cephelerinin kurulmasında büyük bir etkisi olmuştur » (Çin Üzerine Düşünceler, Tiran, 1979)</p>
]]></content:encoded>
					
		
		
			</item>
	</channel>
</rss>
