Kadının ezilmişliği sorunu ve kadın kitleleri içerisinde çalışma

Konferansımız, diğer alanlarda olduğu gibi kadın sorununa yaklaşım ve kadın kitleleri arasındaki çalışmada da, bilimsel sosyalizmin tezlerini temel alır. 1. Enternasyonal’in, 2. Enternasyonal’in devrimci döneminin, işçi hareketinin yanısıra komünist kadın hareketinin de büyük atılımlar yaptığı ve bu alanda da zengin bir teorik ve pratik miras bıraktığı 3. Enternasyonal’in, işçi sınıfının devrimci parti ve örgütlerinin tüm tarihsel birikimine dayanır. Burjuvazinin yanısıra kadın hareketi içindeki uzantılarının, her türden feminist, oportünist ve revisyonist akımın saldırılarına karşı bu tarihsel birikimi savunur ve ilerletmeye çalışır. Kadın kitleleri içindeki çalışmasını Marksist-Leninist teorinin ışığında ve bu tarihsel birikimden yararlanarak, somut durumun somut tahlili üzerinden yürütür.

Kadınların ezilen bir cinsiyet, bir tür ev kölesi haline gelmesi, onlar üzerindeki baskı ve sömürünün tarihsel-toplumsal kökleri ve her tarihsel dönemde üzerinde yükseldiği temel, ilk kez bilimsel sosyalizmin kurucuları Marx ve Engels tarafından bilimsel bir bakış açısıyla ele alındı ve tahlil edildi. Aynı şekilde kadınların tam ve kesin kurtuluşunun ön koşulları ve bu koşulların, proleter dünya devrimi ve komünist toplumun kurulmasıyla bağlantısı onlar tarafından bilimsel olarak açıklandı. Kadınların baskı ve sömürüye karşı, eşit haklar için mücadelesi ve kadın hareketi daha önce ortaya çıkmasına ve başta Fourier olmak üzere ütopik sosyalistler bu soruna ilişkin ileri saptamalarda bulunmalarına karşın; kadın hareketi özellikle de kadınların kurtuluş mücadelesi bilimsel ve doğru bir program ve perspektife Marksist teorinin ve sosyalist işçi hareketinin oluşum ve gelişim sürecinde kavuştu.

1848’de komünizmin doğuşunu simgeleyen Komünist Parti Manifestosu’nda Karl Marx ve Friedrich Engels kadın sorununu, kapitalist sömürü ve kapitalist toplumdaki aile ve evlilik ile bağlantısı içinde ele alıyor ve bu soruna ilişkin yaklaşımlarını temel yönleriyle açıklıyorlardı. Sonraki eserlerinde de bu yaklaşımlarını geliştirdiler. Marx, Kapital’de modern sanayinin çocukların yanısıra genişleyen kitleler halinde kadınları üretime çekmesinin zorunluluğunu, bunun nedenlerini ve çok yönlü sonuçlarını ayrıntılı olarak ele aldı. Friedrich Engels’in Ailenin, Devletin ve Özel Mülkiyetin Kökeni adlı çalışması, başka şeylerin yanısıra kadınların ezilen bir cinsiyet haline gelmelerinin toplumsal gelişme sürecindeki yeri ve üzerinde yükseldiği temelin ve onların kurtuluşu için gerekli toplumsal koşulların bilimsel bir yaklaşımla ele alındığı ilk kapsamlı eser oldu. Bebel Kadın ve Sosyalizm adlı eserinde; farklı toplumsal sistemlerde kadınların durumunu, özellikle kapitalist toplumda emekçi kadınlar üzerindeki ağır baskı ve sömürünün nasıl hayat bulduğunu ayrıntılarıyla ele aldı. O, bu eserinde kadınların yeteneklerini körelten, yıpratıcı ev içi işlerden nasıl kurtulacağı ve toplumsal üretime ve hayata tüm yönleriyle katılmaları ve kadınların kurtuluşunun toplumsal koşulları üzerinde durdu.

Bilimsel sosyalizmin kurucuları, yukarıda beilrtilenlerin yanısıra, kadınların kurtuluşu için mücadele ve bu mücadelenin örgütlenmesi ve geliştirilmesinin sorunlarını da ele aldılar. Lenin, onların, bu sorunlara ve genel olarak da kadın sorununa ilişkin yaklaşımlarını kapitalizmin son aşamasının somut tahlili ve yeni bir çağa emperyalizm ve proleter devrimleri çağına girişin ve Ekim devrimiyle işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi ve sosyalist inşa sürecinin, gündeme getirdiği görevler üzerinden geliştirdi. Kuruluşundan itibaren, kadın sorununa ve üyesi partilerin kadın kitleleri arasındaki çalışmasına büyük önem veren 3. Enternasyonal, bu birikimi ilerletti ve bu gün de partilerimizin yararlanması gereken büyük bir teorik miras ve pratik mücadele deneyimi bıraktı. Aynı zamanda devrimci işçi hareketinin militanları ve yöneticileri arasında yer alan Clara Zetkin, Krupskaya, Tina Modotti gibi komünist kadınlar mücadeleleri ve eserleriyle bu birikime önemli katkılarda bulundu.

  1. Kadınların ezilen cinsiyet haline gelmesi ve kapitalizm

Kadınlar, İlkel komünal toplumun dağılması, özel mülkiyetin ve sınıfların ortaya çıkması, “Ataerkil aile ve ondan da çok tek-eşli olan bireysel aile”nin (Engels) oluşması ve toplumun ekonomik birimi olması sürecinde ezilen bir cinsiyet haline geldi. Çocukların bakımı ve yetiştirilmesi, ev yönetimi ve diğer ev içi işler toplumsal bir iş olmaktan çıkarak, ailenin ve ailenin içinde de kadının üstlendiği özel bir hizmet olma özelliği kazandı. F. Engels’in çok özlü bir biçimde ifade ettiği gibi, “toplumsal üretime katılmaktan uzaklaştırılan kadın, bir başhizmetçi oldu”. Bu durum, sınıflı toplumların, özel mülkiyet ve emek sömürüsünün aldığı biçimlerin (kölelik, serflik ve ücret köleliği) belirlediği toplumsal koşullar temelinde, yeniden ve yeniden üretilerek günümüze kadar geldi. İlk sınıflı toplum olan köleci toplumdan bu yana bütün sınıflı toplumlarda kadının, ezilen bir cinsiyet olma durumu, toplum ve aile içerisindeki ikincil ve eşitsiz konumu devam etti.

Burjuvazi, kapitalizm öncesi sınıflı toplumların birçok unsuru gibi, kadının ezilen cinsiyet ve bir tür ev kölesi olma durumunu, bunun üzerinde yükselen aileyi de devralır ve kapitalist yeniden üretimin ve kapitalist toplumun bir parçası haline getirir. Böylece, burjuvazi, işgücünün yeniden üretiminin bir unsuru olan çocuk bakımı, yetiştirilmesi ve diğer ev içi işleri; ailenin, ailenin içinde de büyük ölçüde kadının sırtına ev içi bir hizmet işi olarak yıkma olanağını elde eder. Yanı sıra, kapitalistlerin, kadın işçilere aynı işi yapan erkek işçilere göre daha az ücret ödeme ve evde üretim gibi maliyetin bazı unsurlarını onların sırtına yıkarak vb. daha fazla sömürmesini olanaklı kılar. Bu durum aynı zamanda; işgücünün kapitalist üretimin ihtiyaçlarına göre düzenlenmesini -esnek çalışma vb.-, yedek sanayi ordusunun büyük boyutlara ulaştığı durumlarda, kadını emek pazarından eve doğru sürmesini kolaylaştırır. Öte yandan kadının ezilen cinsiyet konumu ve ev işlerini farklı düzeylerde de olsa üstlenmesi, onun, burjuvaziye karşı mücadeleye en ilerden katılmasını engelleyen bir etken olur. Burjuvazi, bir kısmı yukarıda belirtilen nedenlerden dolayı kadının ezilen cinsiyet olarak kalmasını ve çocuk bakımı ve yetiştirilmesini (yaşlıların bakımı dahil) ve diğer ev içi işleri üstlenmesini tüm olanaklarıyla sürdürür.

Ancak, kapitalizmin, özellikle modern sanayinin gelişmesiyle birlikte, kadın ve çocuklar büyüyen kitleler halinde üretim sürecine çekilirken, kadınların durumu ve eski aile kurumunun üzerinde yükseldiği temel çözülme sürecine girerek değişime uğrar. Aile, varlığını sürdürebildiği kadarıyla da kapitalist üretim ilişkileri üzerinde yeniden şekillenir. O, kapitalist toplumda da; insan neslinin yeniden üretimini -bunun bir unsuru olan çocukların bakımı, yetiştirilmesi ve diğer ev içi işleri- de üstlenen temel ekonomik birim ve bir tür toplumun hücresi olarak kalır. Savaşlardaki insan kaybı, doğum oranının düşmesi ve yedek sanayi ordusunun zayıflaması gibi faktörlerin yanısıra, işçi sınıfı ve kadınların mücadelesi sonucu, özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde gündeme gelen doğum, çocuk ve aile yardımı gibi uygulamalar, bu durumu esasta değiştirmez. Kapitalist gelişme düzeyine, sınıflar arasındaki güçler ilişikisine vb. birçok etkene bağlı olarak ülkeler, her ülkede de temel sınıflar ve yanısıra işçi aileleri arasında da farklılıklar olmakla birlikte, gereklerini yerine getirilebildiği kadarıyla bu işleri büyük ölçüde kadınlar üstlenmek zorunda kalır. Ancak, kapitalist üretim koşulları ve bunun bir unsuru olan kadınların kitleler halinde toplumsal üretim sürecine çekilmesi, bu işlerin gereklerinin asgari düzeyde de olsa yerine getirilememesine yolaçar ve getirildiği kadarıyla da erkek ve kadın işçileri bu işleri giderek daha fazla birlikte üstlenmeye zorlar[1].

Kapitalizm öncesi üst sınıflar gibi, kapitalizmin egemen ve üst sınıfı burjuvazi de, bu işleri hizmetçiler, aşçılar, temizlikçiler, özel okullar, bakıcılar, öğretmenler vb. ile büyük ölçüde çözer. Bu nedenle, ev içi işlerin boğucu, yetenek köreltici işlerinden kurtulma, burjuva kadın ve onun hareketinin temel sorunu olma özelliği taşımaz. Bu sorun, başta işçiler olmak üzere tüm emekçilerin özellikle de kadınlarının sorunudur. Hak eşitliği ve emekçi kadınları (ve hareketini) yedekleyebilmek için onların kapitalizm koşullarında gerçekleşebilir bazı acil talepleri, burjuva kadın hareketinin azami hedefini belirlerken, tüm bunlar en olumlu haliyle ancak proleter kadın hareketinin asgari hedefleri içinde yer alır.

Kapitalizm öncesi toplum biçimlerinin ve kalıntılarının tasfiyesi ve kadınların “özgür emekçiler” olarak üretime çekilmesi ile birlikte, kadınların, ekonomik bağımsızlığını -ama ücretli köle ve büyük ölçüde çocuk bakımı, yetiştirilmesi ve diğer ev içi işlerle yükümlü bir ücretli köle olarak- kazanması ve hak eşitliğinin koşulları gelişir. Ancak, kapitalist gelişme, erkek ve kadının hak eşitliğinin yanısıra, toplumsal üretim sürecinde bile erkek ve kadının ücretli köleler olarak eşitliğinin (ücret, üretimdeki yer, çalışma koşulları vb. birçok bakımdan) gerçekleşmesine kendiliğinden yol açmaz. Feodalizmin tasfiyesi ve kapitalist gelişme kadınların durumunda da önemli değişikliklere yolaçmasına karşın; burjuvazi, en devrimci döneminde de, demokratik hak ve özgürlüklerin işçileri kapsayacak bir biçimde genişlemesini ve bunun bir parçası olan tam bir hak eşitliğini engelleme, engelleyemediğinde de, sınırlama, en geri düzeyde tutma yönelimi (tutumu) içinde oldu. İşçilerin demokratik hak ve özgürlükleri ve bunun bir unsuru hak eşitliğini etkin bir biçimde kullanmaya başlamaları, işçi hareketinin burjuvazinin egemenliğini tehdit eder bir gelişme düzeyine ulaşması ve kapitalizmin tekelci aşamaya geçişiyle birlikte burjuvazinin bu yönelimi alabildiğine gelişir. Kadın ve erkek arasındaki hak eşitliği ve diğer demokratik hak ve özgürlükler ancak uzun mücadeleler sonucu ve güdük olarak kazanılır. Bunların çerçevesini, kadınların, işçi ve emekçilerin mücadele ve örgütlülük düzeyi belirlemektedir. Birçok demokratik hak açısından olduğu gibi, kadın hakları açısından da, yasal hakların korunması, ilerletilmesi ve pratikte kullanılması yine mücadelenin ve örgütlülüğünün gücü ve sürekliliğine bağlıdır.

Burjuvazinin yukarıda belirtilen eğilimlerine karşın, kapitalist toplumda kadın ve erkek arasında “hukuksal hak eşitliği”nin ve diğer demokratik hakların ve özgürlüklerin elde edilmesi elbette mümkündür. Başta gelişmiş kapitalist ülkeler olmak üzere birçok ülkede bu kapsamda değerlendirilebilecek yasal düzenlemelerin yapıldığı da bir gerçek. Geçmişte olduğu gibi günümüzde de kapitalist sistemin savunuculuğunu yapan ideologlar ve politikacılar, burjuva toplumun insanlar arasında “hukuksal eşitliği” sağlayacağını ve özellikle gelişmiş kapitalist ülkelerde sağladığını öne sürerek, bunun kadının erkek karşısındaki ezilmişliğini ve kadının ikincil cinsiyet olma konumunu sona erdirdiğini propaganda ediyorlar. Boşanma, nafaka hakkı, tazminat ödeme ve mülk paylaşımı, çalışma, seçme seçilme hakkı vb. konularda kapitalist ülkelerde yapılan yasal düzenlemeler bu propagandanın temel dayanaklarını oluşturuyor.

Başta Asya ve Afrika ülkeleri olmak üzere dünyanın hala önemli bir bölümünde, erkek ve kadın arasında tam hak eşitliği, uğruna mücadele edilmesi ve kazanılması gereken önemli bir talep ve görev olarak duruyor. Emperyalistler arası paylaşım mücadelelerinin şiddetlenmesiyle de bağlantılı olarak iç savaşların, bölgesel savaşların girdabına çekilen, ya da emperyalistlerin doğrudan müdahale ettiği birçok ülkede; kadınlar, orta çağın en karanlık günlerinin benzeri koşullara sürükleniyor. Afganistan, Irak, Libya, son olarak da Suriye bu bakımdan en çarpıcı örneklerdir. Belli başlı emperyalist güçler, kadınların bu ülkelerdeki sınırlı kazanımlarını ayaklar altına alan en gerici grupları ve rejimleri kendi çıkarlarına hizmet ettiği sürece desteklediler ve desteklemeye devam ediyorlar.

Geri ve bağımlı ülkeler bir yana en gelişmiş kapitalist ülkelerde de, hala kadınların önemli bir bölümünün, ekonomik bağımsızlığını kazanacak düzeyde toplumsal üretime katılamıyor olması gerçeği ve bunun üzerinde yükselen kadının ekonomik bağımlılığı, bin yılların birikiminin ürünü olan ve gericileşmiş burjuvazi tarafından da desteklenen ve erkeklerin yanı sıra kadınlar arasında da yaygın olarak varlığını sürdüren gerici ön yargılar vb. birçok etken, kadınların büyük bir bölümünün kazanılmış olan hakları kullanmasını engellemektedir.

Hak eşitliğinin ve diğer demokratik hak ve özgürlüklerin kazanılması durumunda da kadının kurtuluşu ve erkekle fiili eşitliği kapitalizm koşullarında gerçekleşemez. Lenin’in belirttiği gibi: “Bazı ekonomik kötülükler, kapitalizmin öylesine ayrılmaz bir parçasıdır ki, siyasal üst yapı ne olursa olsun, kapitalizmi ortadan kaldırmadıkça bu kötülükleri ekonomik olarak yok etmek olanaksızdır. (…) Kapitalist düzende, birçok durumda, boşanma hakkı gerçekleştirilememiş olarak kalacaktır; çünkü ezilen cins ekonomik olarak köleleştirilmiştir. Kapitalist sistemde ne kadar demokrasi olursa olsun kadın ‘evcil bir köle’ olarak yatak odasına, çocuk odasına, mutfağa kapatılmış bir köle olarak kalmaya devam etmektedir.” [Marx, Engels, Lenin, Stalin, Komintern, Clara Zetkin, “Kadın Sorunu Üzerine”, Türkçe, sf. 71/73 (“Marksizmin bir Karikatürü”nden alıntı)]

  1. Kadının kurtuluşu ve proleter devrim

Bugün en demokratik, en gelişmiş ve en “sosyal” olanı da dahil hiç bir kapitalist ülkede, çocukların bakımı ve yetiştirilmesi ve diğer ev içi işler kadının sırtında bir yük olmaktan çıkmamış ve kadınla erkeğin fiili, gerçek eşitliği ve kadınların toplumsal üretime ve hayata özgürce katılmasını sağlayacak toplumsal koşullar oluşmamıştır. “Kadının tam kurtuluşunu gerçekleştirmek ve onu erkekle eşit yapmak için, ev işinin sosyalleştirilmesi ve kadının da ortak üretici çalışmadaki yerini alması gereklidir. Ancak bundan sonra kadın, erkekle aynı durumda olacaktır.” (Clara Zetkin’le Konuşma, Lenin.)

Kapitalizm, büyüyen kitleler halinde kadınları toplumsal üretim sürecine çekmenin yanısıra, o, çocuk bakımı ve eğitimi ve diğer ev içi işlerin toplumsal bir iş haline gelmesinin maddi koşullarını da geliştirir. Bu işlerin toplumsal bir iş haline gelmesi, giderek artan bir zorunluluk ve üretici güçlerin özgürce gelişmesinin koşullarından biri olur.

Çocuk bakımı, eğitimi ve diğer ev içi işlerin toplumsal bir iş haline gelmesiyle birlikte aile de toplumun ekonomik birimi olmaktan çıkar. Kadının ezilen cinsiyet olarak büyük ölçüde üstlendiği bu işlerin, toplumsal bir iş haline gelmesi, kadının toplumsal üretim sürecinde ve toplumsal hayatın tüm alanlarında özgürce yer alması ve bu yer alışı alt ve üst yapıda engelleyen tüm unsurların yok edilmesi ise özel mülkiyet ve üretimin kar için yapıldığı kapitalist toplum koşullarında olanaksızdır. Bunun temel koşulu; aynı zamanda işçi sınıfının kurutuluşunun da temel koşulu olan, üretimin kar için değil toplumun ihtiyaçlarının karşılamak için yapılacağı ve üretim araçlarının toplumun ortak malı haline geleceği komünist toplumun kurulmasıdır. Bu nedenle, kadınlar kurtuluşlarını ancak proleter devriminin zaferi ve komünist toplumun kurulmasıyla gerçekleştirebilirler. Sermayenin ve burjuvazinin egemenliğini devrimle yıkacak ve üretim araçları üzerinde toplumsal mülkiyeti gerçekleştirecek ve sınıfsız toplumu kuracak olan temel toplumsal güç ise, işçi sınıfıdır.

İşçilerin, emekçilerin yarısını kadınlar oluşturmaktadır ve bu nedenle kadınların kurtuluşu, kadının erkekle fili eşitliği gerçekleşmediği sürece, işçiler de sınıf olarak kurtulmuş olmayacaktır. Sınıfsız toplumun kurulması ve bunun ön koşulu olan proleter sosyalist devrimin zaferiyle emekçi kadınlar kapitalist baskı ve sömürünün yanısıra, baskı altında ve ezilen bir cinsiyet olmaktan, kadınların tüm yeteneklerini körelten, onların toplumsal hayata ve onun bir unsuru ve temeli olan üretime özgürce katılmasını engelleyen kösteklerden de kurtulacaktır. Kadınların aktif ve militan katılımı olmadan da, onların ezilen ve sömürülen sınıfların yanısıra ezilen bir cinsiyetin mensubu olması üzerinde yükselen hoşnutsuzluk, öfke ve yeni bir dünya kurma özlemi ve enerjisi harekete geçirilmeden, poreter devrimi zafere ulaşamayacağı gibi, sosyalizmin inşası ve sınıfsız toplumun kurulması da başırılamaz. İşçi sınıfı ve kadınların kurtuluş mücadeleleri arasındaki ilişki, tek yanlı bir ilişki değil, karşılıklı birbirini etkileyen, besleyen, güçlendiren bir ilişki olarak gelişirken; kadınların kurtuluş mücadelesi dünya proleter devriminin bir bileşeni ve dayanağı olur.

Yukarıda belirtilenlerin yanı sıra sınıf mücadelelerinin özel olarak da kadınların özgürlük ve eşitlik mücadelesinin tarihi de, kadın sorununun, çözümü yalnızca kapitalist toplumun iki temel sınıfının, yani burjuvazi ile işçi sınıfının politik iktidar mücadelelerinden geçen bir sorun olduğunu göstermiştir. Sorunun özelliği ile çözümünün koşulları, işçi sınıfının sömürüsüz bir dünya mücadelesinde birbirini dışlamamakta, aksine bir bütün teşkil etmektedir.

Kadınların mücadelesinin tarihsel deneyiminin en önemli özelliklerinden birisi, ezilen bir cinsiyet olarak verdiği eşitlik mücadelesinin, ezen ve hakim olan cinsiyetin saflarında kendisine müttefik yaratması ve bunların sayısını artırmasıdır. Kadınların mücadeleleri ya da ezilen cinsiyetin ezen cinsiyet karşısındaki eşitlik talebi, ezen cinsiyetin saflarında sosyal sınıflara göre farklılaşan bir yankı bulmuştur. Ezilen cinsiyetin, ezen cinsiyetin hakimiyetine karşı mücadelesi kendi özgün talepleri etrafında kitleselleşerek geliştikçe, aldığı yanıt da karşı tarafın sınıfsal konumuna göre değişiklik göstermiştir. Kadınların hak mücadelelerine kitlesel ve fiili destek büyük oranda, ezen cinsiyetin başta proleterleri olmak üzere alt sınıfların erkek emekçilerinden gelmiştir. Kadınların eşitlik mücadelesinin ezen cinsiyetin saflarında neden olduğu ayrışmada en başta erkek işçiler öne çıkmıştır. Ve kapitalist toplumda kadın sorununda da en ileri talepleri savunmaya ve uğruna mücadele etmeye hazır olan sınıfın kadınıyla, erkeğiyle işçi sınıfı olduğu görülmüştür. Bir cinsiyetin ekonomik, sosyal, politik ve kültürel talep ve mücadelesinin, karşı hakim cinsiyette bu ayrışmaya yolaçmasının nedeni; toplumda temel bölünmenin, sömüren sömürülen, ezen ezilen ilişkisinin ve egemenliğin, sınıflara göre şekillenmiş olmasıdır.

Kadın hareketinin tarihi, kadınların mücadelesinin en ciddi kazanımları ve başta talepleri, örgütlenmesi ve kitleselliği olmak üzere her bakımdan en yüksek gelişme düzeyini, işçi hareketinin, burjuvazi karşısında en örgütlü ve güçlü olduğu dönemlerde kaydetmiş olduğunu göstermektedir. İşçi hareketinin ağır yenilgi aldığı ve geri çekildiği dönemlerde; kadın hareketinin gerilemesi, kadınların kazanımlarına yönelik saldırıların yoğunlaşması ve emekçi kadınların yaşam ve çalışma koşullarının kötüleşmesi de bir raslantı değildir.

Çocuk bakımı, eğitimi, yetiştirilmesi ve diğer ev içi işlerin burjuva kadının temel sorunu olmaması, öte yandan bu işlerin toplumsallaştırılması kaçınılmaz olarak üretim araçlarının toplumun ortak malı haline getirilmesini ve mük sahibi sınıfların mülksüzleştirilmesini zorunlu kıldığı için, burjuva kadın ve onun hareketi, bu işlerin toplumsallaştırılmasını gündemine bile almaz. Gündeme getirmek bir yana, ona karşı mücadele eder. Kadınların tam ve kesin kurtuluşu sorununda, burjuva kadın ve onun hareketi, mensubu olduğu sınıfın bir unsuru olarak hareket eder. Kadınların kurtuluş mücadelesinin ezilen cinsiyet içinde yol açtığı bu ayrışma da; toplumda temel bölünme ve mücadelenin, sınıflar üzerinde yükseldiğini ve diğer tüm çelişkilerin ve bölünmelerin son tahlilde sınıflar arasındaki bölünme ve mücadeleye tabi olduğunu gösterir.

Yukarıda belirtilenler, kadın sorununda, burjuvaziyle işçi sınıfı, her türden burjuva, küçük burjuva akımla M-L arasındaki ayrım noktalarından biridir. Tüm bunlar aynı zamanda, işçi sınıfının devrimci partilerinin kadın kitleleri arasında yürütecekleri propaganda çalışmasının ve komünist kadın hareketinin üzerinde yükseleceği platformun temel unsurları arasında yer alır.

Kadınların ancak proleter devrimin zaferi ve sınıfsız toplumun kurulmasıyla kurtulabileceği gerçeği; işçi ve emekçi kadının kurtuluşunu sağlamasa da, hak eşitliğinin tanınması ve yukarıda belirtilen işlerin olabildiğince hafifletilmesi konusunda özel bir duyarlılığın ve mücadelenin gerekliliğini ortadan kaldırmamaktadır. Aksine, sınıf bilinçli işçi ve örgütü, hak eşitliği ve diğer demokratik hak ve özgürlüklerin tanınması ve işçi, emekçi kadının sırtındaki yükleri hafifletmeye ve kadınların toplumsal üretim sürecine katılmasını sağlayacak önlemlerin alınmasına dönük somut talepler ileri sürmelidir. Bununla da yetinmemeli, bu talepler için yürütelen mücadelenin de en tutarlı ve kararlı unsuru ve örgütleyicisi olmalıdır. Yanısıra, kadının evin körleştirici işlerinden öteye ufkunu ve yeteneklerini asıl olarak geliştirecek olan toplumsal mücadeleye katılımını teşvik etmeli, bu mücadelede yer alan işçi aile fertleri arasında bu yükü paylaşmayı öngören bir kültür ve anlayışı geliştirmeye çalışmalıdır. Tüm bunlar, proleter devrimle kadının kurtuluşu arasındaki ilişkinin bir gereği ve en geniş kadın kitlelerine ulaşmanın ve harekete geçirmenin, onların bilinç, örgütlenme ve mücadele düzeylerinini ilerletmenin, birleşik ve kitlesel mücadelelerini ve örgütlerini geliştirmenin de zorunlu koşuludur.

Hak eşitliği ve diğer demokratik hak ve özgürlükler ne kadar tam ve eksiksiz sağlanırsa, işçilerin ve emekçilerin mücadele olanakları o ölçüde genişler, sınıf farklılıkları ve çelişkileri ve kadının kurtuluşu ile proleter devrimi arasındaki ilişki daha net ve görünür hale gelir. Kadın hareketinin ve mücadelesinin kadınların tam kurtuluşuna doğru ilerlemesinin koşulları o kadar olgunlaşır. Kadın sorunuda o kadar çok işçi ve emekçi sorunu haline gelir ve bu daha net görünür olur. Kadının üstlenmek zorunda kaldığı ev işleri ne kadar hafifler ve azalırsa; işçi, emekçi kadının kendini geliştirme, toplumsal üretime ve hayata katılma olanakları o ölçüde artar. Öte yandan demokratik ve diğer acil talepler için yürütülen mücadele erkeği ve kadınıyla işçileri ve emekçileri, sınıflar arasında kesin hesaplaşmanın yaşanacağı daha büyük ve hayati mücadelelere hazırlayan, onları kendi öz deneyimleriyle eğiten okullardır.

Sorunun bir başka ve önemli yönü de; ezilen ve baskı altında olan ve ev-içi hizmet işlerini üstlenen kadınların farklı sınıflardan oluşuyor olmasıdır. İşçi sınıfının devrimci partilerinin önündeki önemli ve ertelenemez görevlerden biri de; farklı sınıflara mensup ezilen ve baskı altında olan kadın kitllerinin birleşik ve örgütlü hareketinin işçi hareketiyle en yakın bağlantı içinde gelişmesi için mücadele etmektir. Demokratik ve diğer acil talepler, farklı sosyal tabaka ve sınıflardan kadınların en geniş mücadele birliğini sağlamanın, kitlesel bir kadın hareketi ve örgütü geliştirmenin de platformudur.

  1. Ekim Devrimi ve kadınların kurtuluşu

Kadınların acil taleplerinin yanısıra, onların kurtuluşuna yönelik önlemler, Ekim devrimiyle birlikte devlet iktidarını ele geçiren ve egemen sınıf olarak örgütlenen işçi sınıfının ilk uygulamaları arasında yeraldı. Tarihte ilk kez kadınların eşitsizliğine dair eskiden kalma bütün yasalar bir hamlede kaldırdı ve kadına politik, ekonomik ve hukuksal vb. her alanda erkekle tam hak eşitliği tanındı.

Yaşamın tüm alanlarında kadının hak eşitliğini ilan eden ve yasal güvence altına alan Ekim Devrimi’nin daha ilk günlerinde “eşit işe eşit ücret”, 8 saatlik işgünü, kadın emeğinin ve anne ve çocuğun korunmasına dair kararnameler yayınlandı. Resmi nikâh, boşanan anneler için özel haklar, emzirme hakkı, kürtaja yönelik cezaların kaldırılması, aile planlamasında devletin sorumluluk alması, fuhuşun ve kadın ve çocuklara yönelik cinsel suçların cezalandırılması gibi yasalar getirildi.

Kadınların kültürel düzeyini yükseltmek, meslek edinebilecekleri ya da kendilerini geliştirebilecekleri okulları ve kursları hayata geçirmek için devasa çalışmalar yürütüldü. Annelik ve ev kadınının ev içi faaliyetleri, toplumsal üretimdeki çalışmaya denk, toplumsal fonksiyonlar olarak tanındı. Ev içi işlerin toplumsal bir iş haline gelmesi doğrultusunda adımlar atıldı. Kadınların toplumsal üretime katılabilmeleri için çocuklarını emanet edebilecekleri ve çocuklarının yetiştirilmesine yardımcı olacak yaygın bir çocuk bakım/eğitim kuruluşları (kreşler, yurtlar, yatılı okullar, etüt merkezleri vb.) ağı yaratıldı. Kadınların yaşantısını kolaylaştırmak için, mahallelere, tek tek fabrikalara dek örgütlenen yemekhaneler, kantinler, çamaşırhaneler, terzihaneler, alınan diğer önlemlerin başında geliyordu. Bu önlemler aynı zamanda kadının toplumsal yaşamın örgütlenmesine çekilmesinin bir aracını da oluşturdu. Kadınların önemli bir bölümü devlet, Sovyet ve parti örgütleri içinde idari hizmetlerde, tüketim malları dağıtımının örgütlenmesi/idaresi alanında veya anne ve çocuk koruma kurumlarında, çocuk yuvaları, kamu mutfakları, kamu çamaşırhanelerinde vb. işlerde çalışma içine çekildiler.

Kapitalizmin (ve öncesi toplumsal sistemlerin) alt ve üst yapıda varlığını sürdüren ve bir çırpıda da yokedilemeyen kalıntıları, özel olarak da kadın yığınlarının içinde bulunduğu somut durum, onların en geniş kesimlerinin devrimin sağladığı hakları ve sosyalist inşa süreci ilerledikce büyüyen olanakları en etkin bir biçimde kullanmasını engelliyordu. Bu engellerin kendileğinden ortadan kalkması beklenmedi ve onları aşmak için, tüm olanaklar ve araçlar kullanarak kesintisiz bir mücadele yürütüldü. Sık sık bu engellere dikkat çeken Lenin, Clara Zetkin’le konuşmasında da bir kez daha bu vb. sorunlar üzerinde duruyor ve “kadın yığınlarının apolitik, asosyal, geri kalmış ruhu, faaliyetlerinin dar alanı, tüm yaşam tarzları birer olgudur” saptamasını yaptıktan sonra şöyle devam ediyordu:

“… Bunları göz önünde bulundurmamak aptallık, hem de büyük aptallık olur. Onlar arasında çalışma yapmak için özel organlar, özel ajitasyon yöntemleri ve örgüt biçimlerine ihtiyacımız var. Bu feminizm değildir, bu pratik, devrimci amaca uygunluktur” … “Milyonlarca kadın bizimle birlikte olmaksızın, proletarya diktatörlüğünü yürütemeyiz, komünist inşaya girişemeyiz. Onlara ulaşmanın yolunu aramalıyız, bu yolu bulmak için incelemeli ve denemeliyiz.” [Marx, Engels, Lenin, Stalin, Komintern, Clara Zetkin, “Kadın Sorunu Üzerine”]

Yukarıdaki alıntıda da görüleceği gibi Lenin sadece durumu saptamakla yetinmiyor, komünist kadınların ayrı bir örgütlenmesine gerek olmadığını onların da erkek komünistler gibi partide örgütleneceğini belirttikten sonra, kadınlar “arasında çalışma yapmak için özel organlar, özel ajitasyon yöntemleri ve örgüt biçimlerine ihtiyac” olduğunu, bunun feminizm olmadığını vurguluyor, somut öneriler ve uyarılarda da bulunuyordu. SSCB’de sosyalizmin inşasının her aşamasında, Lenin ve ardından Stalin, kadınların eşitliğini güvenceye alacak eylem ve politikaların hayata geçirilmesine dikkat ettiler. SB ve daha sonra da diğer sosyalist ülkelerde, kadınların her kademede ve her alanda ülke yönetimine, toplumsal hayata tüm yönleriyle ve özgür bireyler olarak katılmaları desteklendi ve sosyalist devletin ve partinin tüm yönetim organlarına yönetici olarak seçilmeleri teşvik edildi. Kadının kurtuluşu ve ülke yönetimine katılımı süreci, sosyalist inşayla birlikte ilerledi. Bu süreç, 2. Dünya Savaşı sonrası, halk demokrasilerinin kurulduğu ve sosyalist inşanın başladığı ülkelere doğru yayıldı ve kapitalist ülkeler yöneticilerini, bu ülkelerdeki mücadelenin yanısıra, kadın sorununda da reformlar yapmaya zorlayan etkenlerden biri oldu.

Sadece SB ve diğer sosyalist ülkelerdeki sosyalist inşa deneyimi değil, bu ülkelerde sosyalizmin yıkılması ve kapitalizmin yeniden inşa edilmesi de, kadınların kurtuluşu ve erkekle fiili eşitliğinin bir ütopya olmadığını, ancak, bunun proleter devriminin zaferi ve sınıfsız toplumun kurulmasıyla gerçekleşeceği Marksist tezini pratikte de kanıtladı. Emperyalist kapitalist sistemin gelişme seyri ve kadının bu seyir içindeki yeri, bu tezi her gün yeniden kanıtlıyor.

  1. Kadınların mücadele ve örgütlenme deneyimleri

Ezilen cinsiyet haline geliş süreci ve sonrasında, tarih; kadınların direnişine ve sayısız isyanına tanık oldu. Bunların çoğunda kurulu düzene meydan okumaya cüret eden figürler ve kişilikler öne çıktı. Ancak bunlar, kalıcı başarılar elde etmeyen, kadınların durumunda uzun süreli ve temel değişikliklere yolaçmayan, birbirinden kopuk ve dönem dönem parlayan ve sönen hareketler ve girişimler olarak kaldı.

Öte yandan tarih, kadınların, ortak hakların kazanılması için sınıf kardeşleriyle birleştiklerini, omuz omuzma kahramanca mücadele ettiklerini de göstermektedir. Kadınlar, köleliğe karşı mücadelelere ve anti-feodal ayaklanma ve devrimlere katıldılar ve önemli bir rol oynadılar. Feodal dönemde, başta Katolik Kilisesinin dogmalarına karşı mücadelede olmak üzere çeşitli alanlarda verilen mücadelelerde kadınların rolünü unutmamak gerekir. Kilisenin kadınlara boyun eğdirme ve insanlığın talihsizliklerini kadınlara yüklemek için ideolojik-dini bir çerçeve oluşturmakla görevli “rahipler”in oluşturduğu katı kurallara birçok kadın hayatı pahasına meydan okudu ve mücadele etti.

Kadınların eşit haklar için mücadelesi ve kadın hareketi, asıl olarak; kapitalizmin, toplumsal gelişmenin önünde engel haline gelmiş olan feodal ilişkileri hızla tasfiye etmesi, büyüyen kitleler halinde kadınları üretime çekmesi ve burjuva devrimlerin tarihin gündemine gelmesi ile birlikte gelişti. Kadınlar, diğer burjuva devrimilerinin yanısıra, klasik burjuva devrimlerinin zirvesi olan 1789 fransız devrimine de kitlesel olarak katıldılar. Sınıf sezgileri devrimden yana olan Parisli yoksul kadınlar, 1789’da “doğru dürüst iş” [decent work] ve “ucuz ekmek” talebiyle kent merkezine yürüyerek Fransız Devrimi’nin gelişme sürecinde önemli bir rol oynadılar. Aynı şekilde, devrimin her dönüm noktasında alt sınıflardan kadınlar en önlerdeydi. Oylamaların ve halk derneklerinin çoğunluğunun dışında kalan kadınlar, kulüpler, dernekler kurdular, kamusal alanda eşitlik için mücadele ettiler. Ancak, kadınların eşit hak talebi, meclise ve yönetime katılma hakkı, kadın örgütlerinin tanınıması gibi bir dizi talep, burjuvazinin en devrimci döneminde ve burjuva devrimlerinin zirvesi olan 1789 devrimi ve sonrasının organı meclisler tarafından reddedildi. Bırakalım genel olarak hak eşitliğini, kadınlara seçme ve seçilme hakkı bile burjuva devrimlerinin zaferinden ve burjuvazinin iktidara gelişinden ancak uzun bir süre sonra işçi sınıfının ve kadın hareketinin mücadelesinin gelişmesine bağlı olarak (farklı tarihlerde) tanındı.

Hak eşitliği ve diğer acil talepler için mücadeleninin yanısıra, kadınların kurtuluşu için mücadele ve proleter bir kadın hareketi, işçi hareketinin burjuvaziye karşı ve ondan bağımsız, ayrı bir toplumsal sınıf olarak hareket etmeye doğru ilerlemesi, işçilerin kendi sınıf partilerinde örgütlenmesi sürecinde ortaya çıktı ve gelişti. 1848 kara Avrupasındaki devrimler, özellikle de işci sınıfının kendi özgün sınıfsal taleplerini de ileri sürerek katıldığı ve burjuvaziyle işçi sınıfı arasında ilk egemenlik mücadelesine sahne olan ve işçi sınıfının yenilgisiyle sonuçlanan Fransadaki mücadeleler ve Marksist teorinin oluşumu ve işçiler arasında yayılmaya başlaması bu bakımdan da bir dönemeç noktası oldu.

  1. yüzyılın ikinci yarısında, işçi sınıfının politik ve sendikal örgütlenmesi ve mücadelesi geliştikçe, kadınların sendikal örgütlenmelerinde de ilerleme sağlanabildi. 1864’de kurulan Uluslararası İşçi Derneği, yani 1. Enternasyonal, kadınların da üyeliğe kabul edilmesini onaylayan ilk örgüttü. Eylül 1866’da, 1. Enternasyonel Cenevre Kongresi oturumları sırasında, Alman, İngiliz ve Fransız delegasyonları, kadın ve çocukların yaşam ve fabrikalardaki çalışma koşullarını, işçi sınıfının önündeki temel sorunlardan biri olarak gündeme getirdiler. Bu toplantıda Marx, kadınların yerine getirmesi gerekli geleneksel rolleri savunanların gerici önerilerine karşı kadınların üretime katılmasının önemi ve çok yönlü sonuçlarına dikkat çekti. Takip eden yıllarda da işçi sınıfının devrimci parti ve örgütleri, kadın sorununu ve emekçi kadınlar arasında çalışmayı önlerindeki en önemli görevlerden biri olarak ele aldılar. Emekçi kadınların örgütlenmesi ve mücadelesinde bir patlama yaşandı. Fransız Devrimi’nde iş, ekmek, özgürlük, eşitlik talepleriyle toplumsal mücadele alanına çıkan emekçi kadınların talepleri; eşit işe eşit ücret, 8 saatlik işgünü, düşük ücretlendirilen mesleklerde ücretlerin yükseltilmesi, daha fazla fabrika müfettişi, kadın sağlığına uygun çalışma koşulları, annelik yardımı, işçi kadınlar için kooperatif evleri ve ırk, cinsiyet, renk vb. ayrımı yapılmakasızın tüm yurttaşlara seçme ve seçilme hakkının tanıması vb. doğru genişledi. İşçi ve emekçi kadınlara dayanan ve hak eşitliğinin yanısıra onların özgül talepleri ve mücadeleleri üzerinde yükselen bir kadın hareketi şekillenmeye ve gelişmeye başladı. Ancak bu dönemde de, seçme ve seçilme hakkı, genel olarak hak eşitliği, hareket noktaları ve hedefleri aynı olmasa da farklı sınıflardan kadınları bir araya getiren temel bir unsur olmaya devam etti.

1871 Paris Komünü’nde devrim hareketinin kadın katılımcıları, “politik eşitlik, kadınlar için politik haklar” talep ettiler. Paris Komünü’nün tarihi nitelikteki deneyimine işçi, köylü, esnaf ve genel olarak halktan kadınlar kitlesel olarak katıldılar. Komün’ün ilk kararnamelerinden biri, kadınları boyunduruk altına alan kural ve uygulamaları ortadan kaldırmak, boşanma hakkı ve çocuklar için nafaka zorunluluğu vb. oldu. Komün sırasında, “Comité des Femmes” (Kadın Komitesi) isimli kadın örgütlenmesi öne çıktı. Bu örgüt 160’ı emekçi kadın örgütü olmak üzere 1800 üyeden oluşuyordu ve kadın emekçilerin taleplerine cesaret ve bilinçle sahip çıktı. Çatışma sırasında kazanılan alanların savunulması için “kadın gözetim komiteleri” kurdular ve devrimci komünarlar için “devrimci mutfak”ı örgütlediler. Paris komününün uygulamaları ve aldığı önlemler, diğer alanlarda olduğu gibi, işçi sınıfının kadın sorununa ve çözümüne ilişkin tutumunu geliştirmek açısından da tarihsel öneme sahip bir deneyim oldu.

Sosyalist kadın hareketinin ideolojik ve örgütsel birliğini sağlayansa 1907’de Stuttgart’ta yapılan Birinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı oldu. 1910’da Kopenhag’da düzenlenen İkinci Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı’nda ise kadının genel seçme ve seçilme hakkını savunan bir karar alındı. Aynı konferansta Clara Zetkin’in önerisiyle, özel bir günün belirlenmesini ve her yıl dünyanın bütün ülkelerinde kutlanmasını öngören tarihi karar alındı. Bu kararla birlikte, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlandı.

Ekim Devrimi’nin zafere uluşmasının hemen ardından kurulan 3. Enternasyonal, kadın sorunununa ve kadınlar arasındaki çalışmaya ve komünist bir kadın hareketinin ulusal ve ululuslararası düzeyde geliştirilmesine büyük önem verdi. Ekim devriminin zaferi ve 3. Enternasyonalin kurulmasıyla birlikte, devrimci işçi hareketinin yanısıra kadın özel olarak da komünist kadın hareketi de gelişti. 2. Dünya savaşı faşist kampın yenilgisi, emperyalist kapitalist sistemin yeni cephelerden yarılması ile sonuçlanır, ileri ve geri tüm ülkelerde işçi sınıfının ve ezilen halkların devrimci hareketi ve onun bir bileşeni olan devrimci kadın hareketi yükselirken, eski sömürge sistemi dağılma sürecine girdi ve dağıldı. İleri kapitalist ülkelerin yanı sıra Asya, Afrika ve Latin Amarika’nın kapitalist gelişme düzeyi bakımından geri ülkelerinde de milyonlarca kadın harekete geçti ve büyüyen kitleler halinde ulusal ve sosyal kurtuluş mücadelelerine katıldı. Hemen tüm ülkelerde kadın hareketi gelişti. Kapitalist ülkeler yöneticileri, kadın kitleleri arasında gelişen yeni bir dünya kurma özlemini, hoşnutsuzluk ve öfkeyi yatıştırmak, onların mücadelesinin ilerlemesini engellemek için, baskı aygıtlarını en etkili biçimde kullanmanın yanısıra, tavizler ve kadın hareketi içinde dayanaklar geliştirmeye yönelik girişimlerini yoğunlaştırdılar. Sosyalist ülkelerde kadınların kurtuluşu doğrultusundaki süreç ilerlerken, bu ilerleyişin de etkisiyle kapitalist dünya da da hukuksal hak eşitliğinin sağlanması ve kadınların acil talepleri doğrultusunda reformlar yapıldı.

1950’li yılların ikinci yarısında modern revizyonizmin devrimci işçi hareketine egemen olması, kadınların kurtuluş mücadelesini etkileyen çok yönlü sonuçlara yolaçması bakımından da bir dönemeç oldu. Modern revizyonizmin egemenliği, Arnavutluk dışındaki sosyalist ülkelerde sosyalizlin yıkılmasına ve kapitalizmin yeniden inşasına, işçi sınıfının ve devrimci hareketinin (onun bir bileşeni olan kadınların kurtuluş mücadelesinin de), tarihinin en ağır yenilgisini almasına ve gerilemesine yolaçtı. Bu yenilgi ve gerileme, kaçınılmaz olarak kadın hareketini de etkiledi.

Öncesi revizyonist ve oportünist akımlar gibi modern revizyonizm de, işçi hareketini bilinç, örgütlenme ve mücadale düzeyi bakımından en geri düzeye çekme çizgisi izledi. Onun egemenliği; kitlelerin sadece geri kesimleri değil ileri kesimleri ve aydınlar arasında da, Marksizmin temel tezleri -ki kadın sorununa ilişkin yaklaşım ve tezler de bunun dışında değildi- ve sosyalizmin tarihsel kazanımlarının tartışılır hale geldiği, liberal, sosyal demokrat tüm biçimleriyle burjuva ideolojisinin ve her türden anti Marksist akımın gelişeceği zemini hazırladı. Yanısıra onun egemenliği, kendiisinin de etki alanını zayıflatacak ve burjuvazinin tarihin en etkili anti-komünist kampanya ve saldırılarını yürüteceği koşulları geliştirdi. Bu koşulları geliştirmekten de öte, modern revizyonizm sonraki gelişmesiyle bu kampanya ve saldırıların bir unsuru oldu. Diğer alanlarda olduğu gibi kadın hareketi özellikle de onun temel dinamiği komünist kadın hareketi zayıflarken, kadın hareketi içinde de burjuva, küçük-burjuva akımlar güçlendi.

Alınan yenilginin tahrip edici sonuçları, diğer alanlarda olduğu gibi kadın hareketi açısından da, SB’nin ve eski sosyalist ülklerdeki sosyalizmin son biçimsel kalıntılarının da bir yana atılarak klasik, tipik kapitalist biçimlere geçildiği, revizyonist parti ve akımların dağılma süreçlerinin hızlandığı ve Arnavutluk sosyalist halk cumhuriyetinde de sosyalizmin yıkıldığı 1990’lı yılların başları ve sonrasında bütün yalınlığıyla ortaya çıktı. Revizyonizmin çöküşünü komünizimin iflası ve çöküşü olarak yansıtan emperyalizm ve gericilik, modern revizyonist akımların bazı unsurlarının da doğrudan bir unsuru olduğu tarihin en etkili anti-komünist kampanyasını yürüttü. Bu kampanya kitlelerin geri kesimlerinin yanısıra, ileri kesimleri ve aydınları da etkileyen çok yönlü sonuçlara yolaçtı. 1990’lı yılların başları ve sonrası, sadece işçi sınıfına ve halklara değil, en ileri ülkelerde dahil kadınların kazanımlarına yönelik saldırıların da yoğunlaştığı, bu saldırılar eşliğinde kadınların kutsal annelik görevlerinin ve aileye karşı sorumluluklarının daha yoğun bir biçimde gündeme getirildiği bir dönem oldu.

  1. İşçi, emekçi, köylü, farklı halk ve uluslardan kadınların durumu

1990‘lı yılların başlarından itibaren, emperyalistarası rekabet keskinleşir ve dünyayı yeniden paylaşım mücadeleleri şiddetlenirken, işçi sınıfının ve ezilen halkların kazanımlarına yönelik saldırılar da yoğunlaştı. Kriz ve ekonomik durgunlukların, şiddetlenen emperyalistler arası rekabet ve paylaşım mücadelelerinin, bununla bağlantılı olarak artan askeri harcamalar ve müdahalelerin, yaygınlaşan gerici bölgesel, ulusal ve iç savaşların tüm yükü de işçi sınıfının ve halkların sırtına yıkıldı. Tüm bunlardan en çok ve en ağır biçimde etkilenenler de kadınlar oldu.

Birçok ülkede yüz binlerce işçi ve emekçi kadın, yaşanan ve yaşanması muhtemel krizler gerekçesiyle hayata geçirilen tasarruf politikaları sonucu ilk işten atılan ve kapıya konan kesim oldu. Örneğin son yıllarda, Avrupa’da işini kaybedenlerin yüzde 51,8’i kadın çalışanlar oldu. Hindistan’da 2010 yılında 700 bin tekstil işçisi kadın işten atıldı; aynı yıl Hindistan’da tüm işten atılanların yüzde 80’i kadındı; Güney Afrika’da da bu oran yüzde 80 oldu; Sri Lanka’da 30 bin, Nikaragua’da 16 bin, Filipinlerin serbest bölgelerinde 40 bin kadın işten atıldı.

İşini kaybetmeyen işçi ve emekçilerin ise, ücretleri daha da düşürüldü, emeklilik yaşı yükseltildi, emeklilik maaşları düşürüldü, birçok sosyal hak ortadan kaldırıldı. Bu da yine en çok kadınları vurdu. İşten atmalar ve yükselen işsizlik giderek artan sayıda kadını eve dönmeye ve part-time, güvencesiz, esnek ve ev eksenli çalışma koşullarında ucuzun da ucuzu köleler olmaya mahkûm etti.

Part-time ve esnek çalışma, taşeronlaşma, güvencesizleştirme vb. temelinde çalışma yaşamının yeniden düzenlenmesi sürecinde; sermaye, yoksulluğun, işsizliğin girdabındaki kadın emekçileri kullanma, onları “bir dayanak haline getirme” çabasında oldu. Kamu hizmetlerinin özelleştirilmesi sonucunda kadınlar için “güvencesizlik”, bugün dünden daha fazla sorun oluşturuyor. Çünkü güvencesizlik sadece iş ve gelecek güvencesinin yitirilmesinden ibaret değildir. Bu, aynı zamanda işçi, emekçi ailelerin sosyal haklarının da tasfiyesi anlamına geliyor. Bu tasfiyenin yıkıcı sonuçları, genel olarak işçi-emekçiler açısından olduğu gibi özel olarak işçi-emekçi kadınlar açısından da yaşamı daha çekilmez hale getiriyor.

Bugün dünyanın birçok ülkesinde giderek daha çok sayıda kadın büyük fabrika ve işletmelere bağlı üretimin bir uzantısı olarak montaj, ayıklama, paketleme gibi parça başı vb. işleri bir çalışma mekânına gitmeden evlerinde yapan, “işçi olarak bile görülmeyen” bir pozisyona itilmiştir. Kazandıkları üç kuruşluk para da “aile bütçesine katkı” olarak nitelendirilmekte ve bu durum meşrulaştırılmaktadır.

Geri birçok ülkede kadınlar, kapitalist baskı ve sömürünün yanı sıra feodal, yer yer köleci özellikler de taşıyan baskı ve sömürü altında bulunuyor. Bu ikili baskı ve sömürü sadece Afrika ülkeleriyle sınırlı değil. Hindistan, Pakistan ve Bangladeş gibi büyük bir nüfusa sahip Asya ülkelerinin yanı sıra, Afrika ve Ortadoğu’nun bir çok ülkesinde kadınlar yukarıda belirtilen ikili (yer yer üçlü) baskı ve sömürünün kıskacındadır..

  1. a) Kadın istihdamında durum

Veriler, dünyadaki toplam iş yükünün üçte ikisinin kadınlar tarafından üstlenildiğini gösteriyor. Yani kadınlar dünya çapında erkeklerden daha fazla iş yükü üstleniyor. Öte yandan kadınların yerine getirdiği bu işlerin yalnızca ¼’ü ücretlendirilmiş işlerken, erkekler açısından durum tam tersidir. Yani kadının emeği ücretsiz, düşük ücretli ve değersizdir.

Günümüz dünyasında nüfus 7 milyar, bunların yüzde 49,7’si yani yarısı kadın. Kapitalizmde kadınlar, üretime giderek artan oranlarda katılıyorlar. Bugün, kadınların işgücüne katılımında dünya ortalaması yüzde 52; OECD ülkelerindeki ortalama ise yüzde 62’dir. En düşük oran yüzde 18 ile Ortadoğu’ya ait.

Toplumsal üretime katılan kadın oranının an yüksek olduğu ülkeler; iş yasalarında büyük uluslararası şirketler ve tekeller için en yoğun sömürü mekanizmaları ve formlarının garanti altına alındığı Bangladeş, Sri Lanka, Filipinler gibi Güney Asya ve Nikaragua gibi diğer Güney Amerika ülkeleridir. Çin, Brezilya, Hindistan gibi ülkelerde kadın çalışan sayısında da kitlesel artışlar görünüyor. Bu durum kapitalizmin doğası gereğidir. Marx ve Engels’in Komünist Parti Manifestosu’nda da açıkladıkları gibi, “… modern sanayi geliştikçe, kadın emeği de erkek emeğini o kadar geriye itmektedir. İşçi sınıfı için cinsiyet ve yaş farklarının toplumsal bir geçerliliği yoktur artık. Yaşa ve cinsiyete göre maliyeti değişen iş araçları vardır, o kadar.”

2011 yılı istatistiklerine göre dünya ortalamasına bakıldığında aynı iş için kadınlar erkeklerin aldığı ücretin %73’ünü alıyor. Diğer taraftan, iş imkânlarına bakıldığında, kadınlar öncelikle teknolojik olarak az gelişmiş, düşük verimli alanlarda, erkeğin işini “tamamlayıcı işlerde” çalıştırılıyorlar ve bu yüzden ücretler de “tamamlayıcı ücretler” oluyor. Bu durum hizmet sektöründe, gıda ve tekstil endüstrisinde, kölelik koşullarındaki yarı zamanlı işlerde çalışan kadınların çoğunlukta olmasını açıklıyor ve kadınlar ekonomik olarak bağımlı konumunu süreklileştiriyor. Bu yapısal olarak koşullanmış baskı da ailenin, sermayenin ihtiyaçları açısından gerekli şekilde işlemesini ve işgücünün yeniden üretimini garanti altına alıyor.

Raporlar, özellikle dünyanın en yoksul ülkelerindeki kadınlar başta olmak üzere, dünyada iş gücünün yarıdan fazlasının, iş güvenliği ve koruma olmaksızın çalıştığını ve bu durumun giderek daha da kötüleştiğini gösteriyor. Güvencesiz, kayıt dışı ve kuralsız çalışmanın yaygınlaşması ve işsizliğin artması sürecine paralel olarak çocuk ve ergenlerin iş gücü olarak güvencesiz işlerde çalıştırılması sorunu da giderek büyüyor. Bu konudaki veriler de -ülkelerin çoğunda bu durum yasalara aykırı olduğu için- gizleniyor. Öte yandan esnek ve kayıt dışı çalışmanın son birkaç on yıldır yaygınlaşmasıyla birlikte, ev eksenli üretim ve çalışma biçimi [home-based work] de bu alanın en önemli dayanaklarından biri haline geldi. ILO’ya göre ev eksenli çalışma dünyadaki tarım dışı iş gücünün %10’unu oluşturuyor ve bunların tamamına yakını kadın. ‘Gelişmekte olan’ ülkelerde konfeksiyon ve tekstil sektöründe bu sayının %25 ila %60 arasında olduğu tahmin ediliyor. Ancak yalnızca tekstil gibi geleneksel sektörlerde değil, otomotiv, elektronik gibi modern sektörlerde de yaygın.

Kırdan kente, yoksul ve bağımlı ülkelerden gelişmiş kapitalist ülkelere doğru göçün de kadın işgücünün artışında dikkate değer etkisi var. Göçmenlerin yüzde 49’unun kadın olduğu tahmin ediliyor, bu kadınlar kölelik koşullarında ve çok düşük gelirle çalıştırılıyor.

  1. b) Kadına yönelik şiddet

Emperyalist yağma ve talan politikalarının ve bu politikalara bağlı olarak gündeme gelen iç çatışmalar, ülkeler arası ve bölgesel düzeyde yaşanan çatışma ve savaşlar, on binlerce kadının katledilmesine, tecavüze uğramasına, fuhuş çetelerinin eline düşmesine vb. mal olurken, yüz binlerce kadını göçmen-mülteci konuma sürüklüyor. Gerek genel ekonomik, sosyal ve siyasal koşullar, gerekse gelenek, görenek, dinsel ve ırkçı politikaların kuşatması altında milyonlarca kadın şiddetin, baskının doğrudan hedefi halinde yaşam mücadelesi veriyor.

Yapılan araştırmalar, en demokratik ve en gelişmiş olanı da dahil, kadına yönelik şiddetin tüm ülkelerde, geçmişe göre ciddi oranlarda arttığını göstermektedir. Daha da çarpıcı olanı ise, araştırmaların kadına yönelik şiddetteki artışın orta ve üst sınıflarda, eğitimli kesimlerde düne göre daha fazla yaşandığı gerçeğini gözler önüne sermesidir. Kadına yönelik şiddet Danimarka’da (yüzde 52), Finlandiya’da (yüzde 47), İsveç’de (yüzde 46) oranlarına ulaşıyor. (Rakamların bu denli yüksek olması Kuzey ülkelerinde şiddete uğrayan kadınların suç duyurusunda bulunma oranlarının yüksek olmasına bağlanıyor.)

BM Kadın’ın yayınladığı bilgilere göre, dünyada 10 kadından 7’si hayatında en az bir defa cinsel şiddete maruz kalıyor. Kadına yönelik şiddet dünya ölçeğinde yaygınlaşmasına ve artmasına karşın, kadınları şiddete karşı koruyacak etkili hukuksal, sosyal ve ekonomik-siyasal önlemler alınmamaktadır. Daha da kötüsü kadına yönelik şiddete karşı güçlü ve kitlesel bir tepki ve mücadelenin gelişmemiş olmasıdır. Başta Ortadoğu, Afrika ve Asya’nın bazı ülkeleri olmak üzere, birçok ülkede dinsel argümanlar da kullanılarak kadını köleleştiren ve kadının katledilmesine kadar varan uygulamalar yaygınlaşıyor.

Yine birçok ülkede dinci, muhafazakar politikalar sonucunda kadınların uzun mücadeleler sonucu elde ettiği kimi kısmi haklar yok ediliyor. Dinin-geleneğin baskısı altında kadınlar hem eve kapatılıyor hem de evde çalışma yaygınlaştırılarak ucuz emek sömürüsü yoğunlaşıyor. Bütün bu politikalar erkek egemen aile ve toplum yapısını güçlendirirken, kadına yönelik şiddetin artmasını da beraberinde getiriyor.

Kadına yönelik şiddet ve ona karşı gelişen tepkinin eriştiği düzey, Mirabal kardeşlerin Dominik askeri faşist diktatörlüğü tarafından alçakca katledildiği 25 Kasımın, 1999 yılı Birleşmiş Miletler Genel Kurulunda “Kadına Yönelik Şiddete Karşı Mücadele ve Uluslararası Dayanışma Günü” olarak kabul edilmesine yolaçtı. Sonraki yıllarda da kadına yönelik şiddet artmaya devam etti. Dünyanın her yerinde kadına yönelik baskıyı ve köleliği, kadın cinayetlerini meşrulaştıran ve kadının erkeğe boyun eğmesini sağlayan mekanizma ve normların teşhiri ve dini, gerici ve muhafazakar kültürel pratiklerle derinleştirilen ve teşvik edilen, kadına yönelik şiddete karşı mücadele giderek artan bir önem kazanıyor.

  1. c) Kadınlar temel haklardan yoksun

Kadınların eşitsiz konumunu, geri bırakılmışlığını ve yoksulluğunu ortaya koyan göstergelerden biri de; kadınların beslenme, barınma, sağlık, eğitim gibi temel haklara ulaşımındaki durumudur. Günde 1 dolar gelirin (mutlak yoksulluk sınırı) altında yaşayan 1.3 milyar kişinin %70’i kadın. Tahminlere göre açlıktan etkilenenlerin %60’ı kadın ve kız çocukları. En yüksek açlık oranlarına sahip ülkeler aynı zamanda cinsiyetler arası eşitsizliğin en yüksek olduğu ülkeler.

Dünyadaki “yerinden edinmiş kişiler”’in %80’ini kadın ve çocuklar oluşturuyor. Yılda 800.000 kişi insan ticareti mağduru oluyor: Bunların da % 80’i kadın ve kız çocukları. Çocuk gelin [child bride] olgusu birçok ülkede büyük bir sorun olmaya devam ediyor. Erken yaşlarda evlendirilen kız çocuğu, öğrenim ve sağlıklı yaşama hakkından alıkonuluyor, daha yoğun cinsiyet ayrımcılığına maruz kalıyor.

Çocuk evlilikleri, genellikle yasal olmayan evlilikler şeklinde gerçekleştiğinden, çocuk gelinler, medeni nikahla kazanacakları haklardan mahrum oluyor. Evlenmek suretiyle öğrenimini tamamlayamayan, dolayısıyla öğrenim hakkından mahrum edilmiş olan çocuk gelinler, üretime katılma yani çalışma haklarından da yoksun bırakılıyorlar. Çocuk gelinlere en yüksek oranlarda Batı-Doğu-Orta Afrika ülkelerinde ve Güney Asya’da rastlanıyor. Bu oran Nijer’de %61.9, Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde %74.2, Afganistan’da %53.7, Bangladeş’te %51.3’ tür.

Eğitim hakkından faydalanmada en büyük sıkıntıları yine kadınlar yaşamakta; dünyada 774 milyon okuma yazma bilmeyen nüfusun 515 milyonu kadın; 72 milyon çocuk okula gitmiyor ve bunların 54 milyonu kız çocuğu. Aynı şekilde kadınlar tarafından geçindirilen ailelerin yüzde 70’i içme suyuna, kanalizasyon imkânına sahip değil, temiz bir çevrede yaşamıyorlar. Bu ailelerin yüzde 75’inin kendine ait konutları yok. Profesyonel müdahale olanağına sahip olmadığı için doğum sırasında ölen kadın sayısı artıyor. Afrika’da, HIV-AIDS’den etkilenenlerin yüzde 71’ kadın. Özellikle Orta Afrika ve Güney Asya ülkeleri başta olmak üzere birçok ülkede kadın sünnetinin yaygınlaşması, kadın sağlığı, sağlıklı doğum ve kadına yönelik şiddet açısından büyük sorun olmaya devam ediyor.

Birleşmiş Milletler siyasete katılım 2012 raporuna göre dünyada kadınların parlamentoda yer alma oranlarının ortalaması % 19,7. Kadınların mecliste en çok temsil edildiği bölgelerin başında %42 ile İskandiva ülkeleri gelirken, onları % 22,6 oranı ile Kuzey ve Güney Amerika ülkeleri takip ediyor. Avrupa Birliği ülkelerindeki meclislere baktığımızda ortalama olarak erkeklerin sayısı kadınlardan 3 kat daha fazla.

  1. Emperyalizmin kadın hareketini yönlendirmeye yönelik girişimleri

Emperyalistler ve bütün ülkelerin egemen sınıfları ve yönetici klikleri, kadın kitleleri arasında artan hoşnutsuzluk, ve öfkeyi yatıştırmak, bunun yeni bir uyanış ve mücadele dalgasının gelişmesine doğru ilerlemesini engellemek, boş ve hiçbir zaman gerçekleşmeyecek umutlar yaratarak onları oyalamak için dünya ölçeğinde koordineli ve çok yönlü bir çalışma yürütüyorlar. Bunun için büyük fonalar ayrılıyor, üniversiteler, yardım kuruluşları, dinsel kurumlar, en etkili propaganda araçları, bu fonlarla beslenen ve STK olarak nitelenen, sendikalar, kadın örgütleri ve çevreleri vb. harekete geçiriliyor. BM, Dünya Bankası, IMF ve Avrupa Birliği gibi belli başlı emperyalist kuruluşlar bu çalışmayı uluslararası planda yönlendiren ve koordine eden başlıca kuruluşlar durumunda.

Emperyalistler, büyük mali kaynaklar aktardıkları STK’lar aracılığıyla işçi, köylü ve emekçi sınıflardan genç kadınları, yerli ve farklı uluslardan ezilen kadınları hedefleyen, uluslararası düzeyde yönetilen eylem ve projelere yatırım yapıyorlar. Böylece bu kesimler arasında yaşam koşullarının düzeleceği sahte umudunu yaymaya ve kadınların, emekçilerin devrimci mücadelesiyle birleşmesini engellemeye çalışıyorlar. Emekçi kadınlar ve halk kesimlerinden kadınlar bir toplumsal kesim olarak, emperyalizm tarafından kadını bir mal olarak kabulünün onaylanmasına yönlendiren, bireyci ve yabancılaştırıcı kavram ve pratikleri hayata geçirmek amacıyla teşvik edilen şiddetli bir ideolojik saldırı ile karşı karşıyalar.

Öte yandan son on yıllarda, feminist, reformist ve sosyal demokrat örgütlenme ve hareketlerin büyük çoğunluğu, eylemlerini, hükümetlerin ve kapitalist devlet kurumlarının desteği ile siyasi karar alma alanlarında gerçekleştirerek, temelde emperyalizmin çıkarlarını etkilemeyen yasal reformları hedefliyorlar.

Günümüzde emperyalizmin sözcüsü ve savunucusu olan hükümetler ya da ulusal ve uluslararası kurumlar özel politikalar ve stratejiler geliştiriyorlar. Kadın hareketinin ve örgütlerinin bu güne kadar uğruna mücadele ettiği ve kitleler tarafından benmisenmiş bazı talepleri ve şiarları içini boşaltarak demogojik bir kampanyanının eşliğinde yürüttükleri çok yönlü faaliyetin bir unsuru olarak kullanıyorlar. Kadın erkek eşitliği talebini liberal “fırsat eşitliğ”ine, güvenceli çalışma hakkını “kadınların özgür girişimciliğinin desteklenmesine” indirgeyen kampanya ve projeler yürütüyorlar.

Birleşmiş Milletler kararlarıyla, tüm dünyada kadın on yılları ilan edildi. DB’nin 1990’lı yıllarda yayınlanan raporlarında; bundan böyle kadın emeğinin değerleneceği, kadın erkek “fırsat eşitliği”nin ve kadınların “kurtuluşu”nun gerçekleşeceği açıklanıyordu. Keza aynı kurum “eşitlik kârlılık getirir” sloganıyla 2012 yılını da “kadın yılı” ilan etti. Ancak bu eşitlik; eğitimli üst orta ve üst sınıf kadınlar için yeni imkânlar yaratırken (holding yönetim kurullarında kota vs. gibi), alt sınıflar için sadece düşük ücretler, güvencesiz çalışma ve ev-içi işlerin tüm yükünü üstlenerek işgücüne katılabilmeleri anlamında geliyordu. Neoliberalizm, vitrinini toplumsal cinsiyet eşitliği kavramıyla süslerken, gündelik hayatın içinde emekçi kadına başka bir seçenek sunulmuyordu. Kapitalizmin bütün dünyada kadınlara vaat ettiği tek şeyin, yoksulluk, işsizlik, güvencesizlik vb. neoliberal politikaların yıkıcı sonuçları altında ezilmekten başka bir şey olmadığı gerçeğini her geçen gün daha fazla kadın yaşayarak görüyor.

  1. Kadınların mücadele eğilimi ve güncel perspektifi

Birçok ülkede hak gasplarına, savaş politikalarına, yoğunlaşan baskı ve sömürüye karşı gelişen mücadelelerde, kitlesel gösteri ve yürüyüşlerde, grev ve direnişlerde işçi-emekçi kadınlar en ön saflarda yer aldı. Mısır ve Tunus’ta yaşanan halk isyanlarına ve Yunanistan, İspanya, Portekiz, İtalya başta olmak üzere bir çok ülkede gündeme gelen saldırı paketlerine karşı gelişen, grev, genel grev, gösteri ve yürüyüşlere, 2013 yılında Türkiye ve Brezilya’da patlak veren halk direnişlerine, Nepal, Filipinler, Türkiye ve Suriye Kürdistanı örneklerinde de görüldüğü gibi demokratik ulusal hareketlere kadınlar kitlesel olarak katıldı.

Hemen hemen her kıtada ve birçok ülkede azımsanamayacak sayıda kadın kitlesi, siyasal haklar ve özgürlükler, ekonomik ve toplumsal talepler, doğanın ve çevrenin korunması için, kadına yönelik artan şiddet ve cinsiyet ayrımcılığına karşı mücadele etti. Yerlatı ve yerüstü kaynaklarının emperyalist tekeller tarafından yağmalanmasına ve bunun yol açtığı çevre felaketlerine karşı ve doğanın korunması, yerli halkların ve göçmenlerin haklarının tanınması için gelişen mücadelelerde kadınlar kitlesel olarak yeraldı. Tüm bunlar, işçi-emekçi halk yığınlarının, onların bir parçası olarak da işçi-emekçi kadınların ve kadın hareketinin önemli bir mücadele birikimini oluşturduğu göstermektedir.

Kadınların ezilen cinsiyet olmaktan kaynaklı demokratik haklar ve diğer acil talepler için sürdürdükleri mücadele ve örgütlenme çabaları büyümekte ve yayılmaktadır. Dahası bu mücadeleye işçi-emekçi kadınların katılımı artmakta ve onun içinde daha etkin bir güç haline gelmektedirler. Bu durum, cinsiyetler arasında hak eşitliği başta olmak üzere, kadınların demokratik hak ve talepleri için yürüttüğü mücadelenin genel işçi-emekçi mücadelesiyle birleşme, ondan güç alma ve ona güç katma zeminini de genişletmektedir. Ancak tüm bu olumlu gelişmelere karşın, kadın hareketi ve örgütleri dünya ölçeğinde zayıf ve dağınık bir görünüm arzediyor.

Kadın hareketi ve örgütleri, bir çok ülkede işçi ve emekçi hareketinden ve geniş kadın kitlelerinden kopuk, dar burjuva, küçük- burjuva, aydın çevrelerin sınırlarını aşabilmiş değil. Bunların bir kısmı emekçi kadın kitleleriyle birleşme çabasında olmadığı gibi böyle bir potansiyele de sahip değil. Bazıları kapitalist ülkeler yöneticilerinin ve dayandıkları sınıfların ve emperyalistlerin denetimindeki ulusal ve ululararası kuruluşların proje fonlarıyla varlıklarını sürüdürmeye çalışıyor. Bunların faaliyetlerinin önemli bir bölümünü bu fonlardan yararlanabilmek için dayatılan koşulların gereklerini yerine getirmek oluşturuyor. Bu örgüt ve çevrelerin yanısıra, birçok ülkede kadın kitlelerine ulaşmaya, onları örgütlemeye ve harekete geçirmeye çalışan ve farklı düzeylerde adımlar atmış ve gelişme kaydetmiş olan kadın örgütleri ve çevreleri de var. Ancak istisnalar bir yana bırakılacak olursa, aralarında farklılıklar olmakla birlikte bu çevre ve örgütlerin de kitleler arasında sınırlı bir etkiye sahip oldukları, geniş kadın yığınlarını kucaklamadıkları ve temsil etmedikleri de bir gerçek.

Kadın hareketinin mevcut durumu, işçi hareketinin bilinç ve örgütlenme düzeyi ve bunun bir yansıması olan kendi sınıf partisinde örgütlenme, burjuvaziye karşı bağımsız bir toplumsal güç olarak hareket etme düzeyiyle de doğrudan bağlantılı. Emperyalizme, burjuvaziye ve her türden oportünizme ve revizyonizme karşı mücadele sürecinde yeniden inşa edilen UKH ve mensubu parti ve örgütler; öncesinde olduğu gibi, 1990‘lı yıllar ve sonrasında da yoğunlaşan saldırılara karşı mücadele ettiler. Bu süreçte onlar, yeni katılımlarla da birliklerini güçlendirmelerine ve gelişmelerine karşın, işçi ve emekçi hareketi içinde hala sınırlı bir etkiye sahipler. Bununla da bağlantılı olarak, onların -bazı partiler daha ileri bir durumda olmasına karşın-, kadın kitleleri arasındaki çalışmaları ve etkileri zayıf. Bu durumu aşabilmek için Uluslararası Komünist Hareket (UKH)’in birikiminden de yararlanarak kadın kitleleri arasındaki çalışmaya yaklaşım ve pratiği gözden geçirmek ve zayıflıkları hızla aşmak gerekiyor.

  1. Kadın kitleleri arasındaki çalışmanın güçlendirilmesi

Kapitalist-emperyalist sistem ve burjuva toplumu, kadınların kendi özgün talepleri için mücadeleye atılmalarının; bu mücadelelerin işçi ve emekçilerin mücadelesiyle birleşmesinin koşullarını hergün yeniden üretmekte ve ilerletmektedir. Öte yandan giderek genişleyen kadın kitlelerinin toplumsal üretim sürecine çekilmesi, işçi sınıfı ve emekçiler içinde kadınların sayı ve oran olarak artmasına yolaçmaktadır. Ezilen cinsiyetin kurutuluşu sorunu da daha çok işçi, emekçi kadının kurutuluşu sorunu haline gelmektedir. Tüm bunlar; işçi sınıfı partilerinin, işçi, emekçi kadın kitleleri içinde çalışmasının önemini daha da arttırmakta ve bunun olanaklarını genişletmektedir. Bu olanakları en azami düzeyde değerlendirebilmek için öncelikle:

a- Başta işçiler olmak üzere en geniş kadın kitleleri arasında kesintiye uğramayan bir çalışmanın örgütlenmesi ve bunun partilerimizin önündeki en acil ve temel görevlerden biri olarak ele alınması. Bu çalışmanın içeriği ve araçları başta olmak üzere her bakımdan ilerletilmesinin hangi gerekçeyle olursa olsun eretelenmemesi. Başta parti merkez organları olmak üzere tüm yönetici organların kadın kitleleri arasındaki çalışmanın kesintisiz bir biçimde ilerlemesini güvenceye alacak önlemleri almakla yükümlü olması.

b- Kadın kitleleri arasında çalışma yürütmek tüm parti örgütlerinin temel görevlerinden biri olmakla birlikte, bu çalışmayı kesintiye uğramayan ve ilerleyen bir çizgide gelişmesini güvenceye almanın koşullarından biri; başta merkez ve diğer yönetici organlar olmak üzere parti örgütlerinde kadınlar arasında yürütülecek çalışmayı güçlendirecek özel organların kurulmasıdır. Parti örgütlerinin özel organlar kuracak kadar gelişmediği durumlarda da özel görevliler belirlenmelidir.

Bir diğer temel koşul ise, kadın kitlelerine yönelik gazete, dergi, broşür gibi özel yayınların ve diğer ajitasyon, propaganda materyallerinin çıkarılmasıdır. Ancak kadınlar arasındaki parti çalışması sadece bu yayınların en etkin bir biçimde kullanılması ile sınırlanmamalı, partinin diğer yayınlarının da en tekin kullanımı ve en geniş kadın kitlelerine ulaştırılması ile birleştirilmelidir. Bunlar, sadece kadınlar arasında kesintisiz bir çalışma yürütmeyi güvenceye almak açısından değil, parti çalışmasını en geniş kadın kitlelerinin bilinç, örgütlenme ve mücadele düzeylerini ilerleten bir çalışma düzeyine yükseltmek açısından da gereklidir. Binlerce yıldır baskı altında olan ve ikincil bir cinsiyet olarak görülen, hala değişik düzeylerde boğucu yetenek köreltici, bıktırıcı ev-içi işleri üstlenmek zorunda kalan kadınların somut durumunu, bunun üzerinde yükselen zorluklarını, onların ruh halini ve taşıdıkları devrimci potansiyeli gözönüne alan bir sabırlı çalışma yürütülmelidir. Partilerimizin kadınlar arasındaki çalışmasının ilerlemesi ve etkisinin artması bir yönüyle de buna bağlıdır.

c- Kadın hareketini bölen bir rol oynamaksızın başta işçiler olmak üzere emekçi kadınlara dayanan ve mücadelesini hak eşitliğinin sağlanması ve diğer acil taleplerle sınırlamayan, kadının tam ve kesin kurtuluşu için, sınıfsız toplumun kuruluşu için mücadele eden komünist bir hareketi ulusal ve uluslararası ölçekte geliştirmek işçi sınıfının devrimci partilerinin önündeki görevlerden biridir. Komünist kadınlar da komünist erkekler gibi parti de örgütlenecekleri ve bu bakımdan aralarında bir fark olmadığı için, komünist kadınların ayrı bir örgütüne ya da komünist kadın hareketinin veya akımının ayrı bir örgüt olarak şekillenmesine ve ortaya çıkmasına geerek yoktur. Gerek ülke gerekse uluslararsı düzeyde genel olarak kadın özel olarak da komünist kadın hareketinin ve kadın kitleleri arasındaki çalışmanın sorunlarını ele almak, karşılıklı deney aktarımında bulunmak vb. için, hazırlık çalışmaları iyi yapılmış komünist kadın konferansları düzenlenebilir ve düzenlenmelidir. Komünist bir kadın hareketinin gelişmesi farklı toplumsal sınıf ve tabakalardan en geniş kadın kitlelerini kucaklayan birleşik bir kadın hareketinin örgütlenmesi ve ilerletilmesiyle çelişmez ve onu zayıflatmaz. Aksine onu güçlendirir ve istikrarlı bir çizgide gelişmesi ve birliğini sürdürmesinin güvencesi olur.

d- Parti örgütleri ve parti yönetim organlarında kadın kadroların yetiştirilmesi, ileri görevlere teşvik edilmesi, yönetici kademelerde görev almaları konusunda cesaretlendirilmesi. Bunun hayata geçilmesini engelleyen, ayak direyen, gerici ön yargı ve alışkanlıklara karşı kesintisiz bir mücadelenin yürütülmesi.

e- Partinin genç kadınlar içindeki çalışması tayin edici bir öneme sahiptir. Doğası gereği gençlik devrimci tez ve tasavvurların hayat bulduğu bir kesimi oluşturur. Kadın hareketinin geleceği, mücadele kapasitesi vb. birçok bakımdan genç kadınların kazanılması yaşamsaldır. Emperyalizm ve egemen sınıflar gençliğin bilinen özelliklerini gözönüne alarak gençliğe ve onun bir parçası olan genç kadınları kazanmaya özel bir önem veriyorlar. Onların gençliğe yönelik ideolojik saldırısı süreklidir ve buna bağlıdır. “Burjuva yaşam tarzı” dayatması genç kadınların önemli bir kesini etkilemektedir. Partinin gençlik çindeki çalışmasını bunları da göz önüne alarak, tüm yönleriyle kesintisiz bir biçimde geliştirmesi, gençlik kuşaklarından kopmamasının ve sürekli yenilenen genç kuşakları kazanabilmesinin koşuludur.

f- Aydın ve akademisyen kadınların dikkatini işçi, emekçi kadın hareketine çekmek ve saflarımıza katılmalarını sağlamak için özel bir çaba içerisinde olmak. Kadın hareketi içindeki, burjuva, küçük-burjuva akımlara özel olarak da revizyonizm, reformizm, feminizim ve sosyal demokrasinin kavram ve yaklaşımlarına karşı ideolojik mücadele yürütmek. Kadınlar ve özel olarak genç kadınlar içinde M-L teorinin, özel olarak da kadının ezilmişliği sorununa, toplumsal dönüşümde kadınların rolüne ve kadın hareketine dair tezlerinin öğrenilmesini teşvik etmek ve bu konudaki zayıflıkları gidermek üzere çeşitli alanlarda eğitim çalışmalarının yapılması.

g- Kapitalizm, ülkeler arasında çok yönlü ilişkiler geliştirerek onları kapitalist dünya ekonomisinde bir zincirin halkaları gibi birleştirmesine karşın; ülkeler kapitalist dünya ekonomisi içindeki yerleri, kapitalist gelişme düzeyi ve özellikleri, genel olarak toplumsal yapıları vb. birçok bakımından eşit ve aynı durumda değildirler. Bu durum, partilerimizin önündeki acil görevlerin, kadınların içindeki bulundukları toplumsal koşulların ve acil talepler ve aralarındaki ilişkinin farklılaşmasına yol açar. Bu nedenle işçi sınınfının deverimci partileri, diğer alanlarda olduğu gibi kadınlar arasında da ülkelerinin somut koşullarını göz önüne alan ve bu koşullara uygun bir çalışma yürütmelidirler. Bunun kaçınılmaz sonuçlarından biri de; en geniş kadın kitlelerini birleştiren kitlesel kadın örgütlerinin kuruluş süreçleri ve alacağı biçimlerin, kapsayacağı toplumsal kesimlerin ve platformlarının ülkelere ve her ülkede de zamana göre değişecek olmasıdır.

h- Farklı sınıf ve tabakalardan en geniş kadın kitlelerini kucaklayabilmesi için, kadın hareketinin, onları birleştiren bir platforma sahip olması gerekir. Bu platform, başta hak eşitliği olmak üzere demokratik haklar ve kadınların diğer acil politik, ekonomik, sosyal talepleri üzerinde yükselmelidir. En geniş kadın kitlelerini birleştirebilecek bir örgütlenme de ancak böyle bir platform etrafında inşa edilebilir.

i- Sermayenin ve üretimin merkezileşmesi sürecinin ilerlemesi kaçınılmaz olarak kadın hareketinin özellikle de kadınların kurtuluş mücadelesinin ulslararası bir hareket olarak gelişmesinin koşullarını geliştiriyor ve artan bir zorunluluk haline getiriyor. Kadın örgütleri ve çevreleri arasında da uluslararası ilişkiler ve ortak çalışma eğilimleri gelişiyor. Konferansımız ve üyesi parti ve örgütler, kadın hareketinin uluslararası düzeyde de doğru bir yönetim ve platform etrafında birleşik bir hareket olarak gelişmesi için girişimlerini ve çalışmalarını yoğunlaştırmalıdırlar.

Kasım 2014

 

[1] Emekçi kadının farklı düzeylerde de olsa işgücünün yeniden üretiminin bir unsuru olan çocuk bakımı, yetiştirilmesi ve diğer ev-içi işleri üstlenmesinin nasıl ele alınması gerektiği (meta üretimi sürecinde gerçekleşen sömürünün yanısıra ve ondan ayrı ikinci bir sömürü ilişkisi ve biçimi olarak değerlendirilip değerlendirilemeyeceği sorunu) konferansta tartışıldı. Bu konuda metnimiz net olmalıdır. Özellikle bazı feminist teorilerin tam da bu konuda kafa karışıklıklarına neden oldukları göz önüne alındığında bu açıkça görülür.

Toplumsal üretime katılan ve farklı düzeylerde de olsa ev içi işleri üstlenmek zorunda kalan emekçi kadınların, hem işyerinde hem de evde çalıştıkları, bu anlamda “çifte vardiya”ları olduğu, ayrıca çifte baskı ve eziyet yaşadıkları tartışmasızdır. Ancak, kadının sırtındaki ev içi hizmet/bakım işleri; kapitalist sömürünün yanı sıra gerçekleşen ikinci bir sömürü ilişkisi ve biçimi olarak ele almamak ve bu bağlamda çifte sömürü kavramını kullanmaktan sakınmak gerekir. Bu nedenle; evdeki hizmet işlerinden, emek gücünün -ki bu işçi neslinin de yeniden üretimini de içerir- yeniden üretiminin bir unsuru olarak söz etmek ve sermayenin bunun da yükünü genel olarak kadın cinsinin sırtına yıktığını ve bu durumun onların fiziki ve manevi enerjilerini heder eden büyük bir eziyet teşkil ettiğini ifade etmek yeterlidir.

Kadın sorunu, başta feministler olmak üzere burjuva, küçük-burjuva akımlar ve politik çevreler, akademisyenler arasında, doğrudan kadın hareketinin talepleri ve hedefleriyle bağlantılı olarak ve bilimsel sosyalizmin bu soruna ilişkin tezleri ve yaklaşımlarının yanısıra sosyalist inşa sürecinin deneyleri üzerinden de tartışılmaktadır. Bu tartışmanın yoğunlaştığı konulardan biri de; aralarında sınıfsal konumlarına göre farklılıklar olsa da kadınların çocuk bakımı, yetiştirilmesi ve diğer ev-içi işleri üstlenmesi ve ezilen cins haline gelmesinin nasıl ele alınması gerektiği ve bununla doğrudan bağlantılı olarak emekçi kadınların ikili baskının yanısıra ikili sömürü altında olup olmadığıdır. İkili baskının yanısıra ikili sömürü tesbiti, toplumsal üretime katılan kadının hem kapitalist meta üretimi, hem de insan neslinin özel olarak da işçi sınıfının yeniden üretimi sürecinde sömürüldüğü tezine dayandırılıyor. Yukarıda belirtilen bazı çevreler de, tarihsel olarak birbirini izleyen köleci, feodal ve kapitalist sömürünün yanısıra, doğrudan üretim (ve üretim bağlantılı sektörlerin) dışında ve ev içinde gerçekleşen ve bir cinsin ötekini sömürdüğü ikinci bir sömürü ilişkisi ve biçiminin geliştiğini savunan tezler ileri sürüyorlar. Marksizmin bunu atladığını ve görmediğini ya da görmezden geldiğini, sosyalizmi inşa deneyimlerinin, kadın sorununu çözmediğini ve çözemeyeceğini gösterdiğini yaymaya çalışıyorlar. “Çifte sömürü” kavramını, feminist olmayan bazı çevreler de, kadının erkekten çok daha düşük ücret alması bağlamında kullanıyorlar -ki bunu kadının daha fazla ya da yoğun sömürüsü olarak ele almak ya da nitelendirmek gerekir.

Yukarıda belirtilen görüşlerin Marksizme ve işçi sınıfının kurutuluşu davasına içtenlikle bağlı kadın çevrelerini de etkilediği bir gerçektir. Bunlara karşı genel geçer, kaba ve şematik söylemlerin ötesine geçen, ikna edici, lafızda değil içeriği ile de bilimsel, onların agümanlarını çürüten ve gerçeklere dayanan bir ideolojik mücadele yürütmek sınıf bilinçli işçinin ve örgütünün önünde ve üstesinden gelinmesi gereken görevlerden biri olarak durmaktadır.)