Konferansımızın Ekim 2024’te toplanan XXIX. Genel Kurulunda kabul edilen Sonuç Bildirgesinde, “dünyanın kapitalist sistemin genel krizinin keskinleşmesiyle karakterize edilen karmaşık bir dönemden geçtiğini” belirtmiş, “Emperyalistler arası çatışma, en gelişmiş kapitalist-emperyalist ekonomilerin tekelleri ve devletleri arasındaki mücadele, çelişkilerini çözmenin aracı olarak savaşın görüldüğü bir noktaya kadar gelişmiştir.
[…] Kapitalist sömürünün yol açtığı olumsuz toplumsal etkiler işçiler, gençlik, kadınlar ve halklar tarafından reddedilmektedir. Liberal, neoliberal, sosyal demokrat ya da “ilerici” olsun, burjuva hükümetlerin uyguladığı kemer sıkma politikalarına karşı kitlesel seferberlikler, işçi grevleri ve halk ayaklanmaları yaşanmaktadır” demiştik.
Mevcut ekonomik, siyasal ve toplumsal tablo, yürürlükteki kapitalist-emperyalist sistemin doğasına içkin olan bu ve diğer sorunların daha da yoğunlaştığını göstermektedir. Temel çelişkilerin keskinleştiği, sarsıntılı bir dünyada yaşıyoruz.
Günümüz uluslararası arenasının en ayırt edici özelliklerinden biri, ABD emperyalizminin saldırganlığının artmasıdır. Donald Trump’ın Beyaz Saray’daki varlığı, “Amerika’yı Yeniden Büyük Yap” sloganının fiiliyatta en güçlü uluslararası tekellerin ve ABD emperyalist oligarşisinin en gerici kesimlerinin bir savaş çığlığı olması nedeniyle —geleneksel müttefikleriyle olanlar dâhil— emperyalistler arası çelişkileri derinleştirmiştir; amaç, ABD’nin son yıllarda dünya ekonomik ve siyasal sahnesinde kaybettiği alanları geri kazanmaktır.
Gümrük tarifeleri politikası ticaret savaşında yeni bir sayfa açtı. Bu politika, ABD’nin vergi gelirlerini artırmak ve esas olarak uluslararası ticaretteki en güçlü rakiplerinin ekonomilerini vurmak için tasarlanmış olsa da olumsuz etkileri ABD’nin kendi içinde de hissedilmektedir ve hissedilmeye devam edecektir.
Orta ve uzun vadede bu tarife politikasının ABD’nin Gayri Safi Yurtiçi Hasılasını (GSYH) yaklaşık %6 ve ücretleri yaklaşık %5 oranında azaltacağı tahmin edilmektedir.
Tarifelerin artmasıyla üretim maliyetleri yükselmekte ve iç ve dış piyasalarda ürün fiyatları pahalanmaktadır; dolayısıyla bu politikanın sonuçlarına katlananlar işçilerdir: fiiliyatta satın alma güçleri azalmakta ve reel ücretler düşmektedir.
En çok etkilenen ülkeler, ABD’ye mamul mal veya tarım ürünü ihracatına bağımlı ekonomilere sahip olanlardır.
Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ), ABD’nin bu politikası ve diğer ülkelerin benzer tepkileri nedeniyle dünya ticaretinde bir yavaşlama yaşanacağını öngörmektedir. Diğer uluslararası kuruluşlar da 2025 ve 2026 yıllarında dünya ekonomisinin büyüme hızında bir düşüş olacağını tahmin etmektedir.
2025 için mal ticareti büyüme öngörüsü %2,4’tür; 2024’te bu oran %2,2 idi. Ancak DTÖ, 2026’da mal ticareti büyümesinin belirgin biçimde yavaşlayarak %0,5’e düşeceğini öngörmektedir.
Donald Trump, müdahaleci politikalarına karşı çıkan ya da direnenleri boyun eğdirmek için askeri müdahale tehdidini açık biçimde yeniden bir araç olarak kullanmaya başlamıştır. Panama Kanalı’nın kontrolünü “geri almak” için askeri müdahale tehdidinde bulunmuş; Grönland’ı ve Kuzey Kutbu’nu ilhak etme amacı konusunda benzer ifadeler kullanmıştır. Rusya’ya yönelik tehditleri sürmekte ve Ukrayna’yı paylaşmaya dönük bir anlaşmaya varmaya çalışmaktadır. Filistin’i yerle bir etmek için İsrail’i ekonomik ve askeri olarak desteklemektedir; bunlar arasında daha başka eylemler de vardır.
İran’ın nükleer programını sürdürmesi ve geliştirmesi nedeniyle yönelttiği tehditlerden, Haziran 2025’te o ülkenin nükleer altyapısına karşı başlatılan “Gece Yarısı Çekici Operasyonu” kapsamında üç İran nükleer tesisini bombalamaya geçmiştir; bu saldırıların amacı, İran’a yönelik saldırısında İsrail Siyonizminin darbelerini güçlendirmektir.
ABD emperyalizmi yalnızca Gazze’deki Siyonist soykırımın ve Lübnan, Suriye, Yemen ve İran gibi bölge ülkelerine yönelik askeri müdahalelerin başlıca dayanağı değildir; aynı zamanda Siyonizmin bu eylemlerinin planlayıcısı ve yönlendiricisidir. Trump, Gazze Şeridi’ni “Orta Doğu’nun Rivierası”na dönüştürmeyi planladığını açıklamıştır; bu, tüm sakinlerinin yerinden edilmesi anlamına gelecek ve böylece Netanyahu’nun hedefleriyle örtüşecektir.
Gazze’ye el koyma planı, “yeni Orta Doğu” olarak adlandırılan çerçevede bölge devletlerini dini, cemaatçi ve etnik hatlar üzerinden bölmeyi ve parçalamayı hedefleyen daha geniş bir projenin parçasıdır; amaç, bölgede ABD egemenliğini sürdürmek, “İsrail’in” komşuları üzerindeki üstünlüğünü güvence altına almak ve özellikle Çin ile Rusya gibi rakip emperyalist güçleri etkisizleştirmektir.
Gazze’de 9 Ekim’de onaylanan ateşkes ne Gazze’de ne de tüm Filistin’de barışın geldiği anlamına gelmektedir. İsrail Siyonizmi askeri operasyonlarını sürdürme tehdidini korumaktadır ve bu operasyonlar bölgede fiilen devam etmektedir. İsrail, tüm Filistin topraklarını işgal etme planlarından vazgeçmemektedir. Netanyahu rejimi, soykırıma karşı oluşan büyük uluslararası baskıyı hissetmiş ve bu, askeri operasyonların durdurulmasını kabul etmesinde etkili olan faktörlerden biri olmuştur.
Ağustos sonundan itibaren ABD, Güney Karayipler’e bir deniz filosu sevk etmiş; bu durum Venezuela’ya yönelik bir işgal hazırlığı olarak teşhir edilmiştir.
Irkçı, beyaz üstünlükçü ve yabancı düşmanı ideoloji, ABD’nin göç karşıtı politikasına yön vermektedir. Belgesiz göçmenlere yönelik bir “av”dan öte, onlara karşı bir savaş ilan edilmiştir. Burada, Trump’ın başını çektiği oligarşinin en saldırgan fraksiyonunun faşist profili ortaya çıkmaktadır.
Baskı aygıtlarının gücü hem ABD için hem de geldikleri ülkeler için zenginlik üreten milyonlarca işçiye yönelmektedir. ICE polisinin göçmenlere karşı yürüttüğü vahşi uygulamalar hem ABD içinde hem de uluslararası düzeyde açık bir tepkiye yol açmaktadır.
Bu gelişmeler, artık yalnızca göçmenler ile ABD hükümeti arasındaki bir çatışma değil; ABD işçileri ve halkı ile kendi hükümetleri arasındaki bir çatışma halini almıştır. Hükümetin uluslararası ilişkilerde benimsediği militarist bakış, iç alana da uygulanmaktadır: birçok eyalete yayılan protestolar karşısında Trump bazı şehirleri savaş bölgesi ilan etmiş ve nüfusu kontrol etmek için askeri birlikler göndermiştir.
ABD emperyalizmi kendi halkına savaş ilan etmiştir.
ABD’nin hegemon güç olarak gerileme sürecinin neredeyse on yıl önce başladığı açıktır. Günümüzde bu hegemonyaya meydan okuma kapasitesi ve niyeti olan tek güç Çin’dir.
2010 yılında Çin, dünyanın ikinci büyük ekonomisi haline gelmiştir. Günümüzde dünya GSYH’sindeki pay açısından ABD ile Çin arasındaki fark yalnızca %6’dır; bu fark birincinin lehinedir (%25 ve %19). Önümüzdeki on yıl içinde Çin’in GSYH’sinin ABD’yi aşacağı tahmin edilmektedir. Aynı dönemde Hindistan’ın dünyanın üçüncü büyük ekonomisi konumuna yükselmesi beklenmektedir.
Buna karşılık, GSYH Satın Alma Gücü Paritesine (SGP) göre düzeltildiğinde Çin hâlihazırda dünyanın en büyük ekonomisidir. Bu ölçüte göre en büyük on ekonomi: Çin (%19), ABD (%15,2), Hindistan (%7,75), Japonya (%3,65), Almanya (%3,11), Rusya (%2,84), Endonezya (%2,56), Brezilya (%2,31), Fransa (%2,18) ve Birleşik Krallık (%2,17).
Çin’in 2024’te küresel sanayi üretimindeki payı %31,6 olup birinci sıradadır; ABD’nin payı %15,9 ile ikinci sıradadır. Ardından Japonya %6,5; Almanya %4,8; Hindistan %2,9 ile gelmektedir.
Çin sanayisinin maddi ve teknik temeli, son on yılda ileri teknolojiler, modern altyapılar ve yeniliğe yönelen devlet planlaması üzerinde inşa edildiği için ABD ve diğer Batılı güçlerinkinden köklü biçimde yeni ve üstündür. Batı sanayileri yaşlanan yapılar, yüksek maliyetler ve parçalı süreçlerle yük taşırken; Çin, yapay zekâ, robotik, ileri imalat ve dijital lojistik zincirlerini birleştiren entegre sanayi ekosistemleri geliştirmiştir. Mikroelektronik, yeşil enerji ve otomatik üretim gibi stratejik sektörlerde pekişen bu teknolojik temel, bugün onun en büyük avantajını oluşturmaktadır.
ABD ve Çin, dünya ticaretinin ihracat ve ithalat toplamının %25’ini kontrol etmektedir. ABD toplam hacmin yaklaşık %13’üne, Çin ise %12’sine sahiptir. DTÖ verilerine göre Çin, dünya mal ihracatında %14,2 ile birinci; ABD %8,5 ile ikinci; Almanya %7,1 ile üçüncüdür. İthalatta ise ABD %13,2 ile birinci; Çin %10,6 ile ikinci; Almanya %6,1 ile üçüncüdür.
Çin mali sermayesi beş kıtada dolaşmaktadır. Grant Continent portalına göre Çin bugün dünyanın en büyük ikili kreditörüdür; IMF ve Dünya Bankası’nın toplamından daha fazla borç vermektedir. Son yirmi yılda Çin, “acil finansman” olarak 240 milyar dolar sağlamıştır. Böylece borçlu düşük ve orta gelirli ülkelerin “kurtarılması”nda ABD’nin yerini almıştır.
Yalnızca kamu kredileri ve devlet garantili kredilerde bile 620 resmi kredinin analizi, 2000–2021 arasında teminatlandırılmış kredilerde 418 milyar dolarlık bir taahhüt ortaya koymaktadır. 2025 yılı için 22 milyar dolarlık ödeme planlanmıştır.
Resmî döviz rezervlerinin para bileşiminde ABD dolarının ağırlığı sürmektedir; ancak payı azalmıştır. 2000’de rezervlerin yaklaşık %71’i dolar iken, 2024 sonunda yaklaşık %58’e düşmüştür; yani 13 puanlık bir gerileme vardır.
Bu bağlamda bir diğer önemli veri, döviz piyasasındaki işlemlerin %88’inin ABD dolarıyla yapılmasıdır.
Dikkate alınması gereken önemli bir husus şudur: dolar hâlâ en yaygın ödeme/uzlaşma parası olsa da en çok ticaret yapan ülke Çin’dir ve ticari işlemlerinde yuanı (renminbi) ödeme para birimi haline getirme politikasını benimsemiştir.
ABD emperyalizmi Çin’i başlıca düşmanı olarak görmektedir. Bu durumda ABD; askeri, ekonomik, siyasal, teknolojik ve diplomatik alanları kapsayan kapsamlı bir strateji oluşturmuştur. Washington stratejik rekabetin merkezi olarak gördüğü Hint-Pasifik bölgesinde varlığını ve egemenliğini güvenceye almak için çalışmaktadır.
Bu amaçla ABD, Çin’e karşı bir kuşatma cephesi oluşturmak üzere ittifaklarını, güvenlik paktlarını güçlendirmek ve ortak askeri operasyonlar düzenlemek için aktif biçimde çalışmaktadır:
• AUKUS: Avustralya ve Birleşik Krallık ile nükleer tahrikli denizaltı teknolojisi transferine odaklanan güvenlik paktı.
• Quad: Japonya, Hindistan ve Avustralya ile deniz güvenliği ve geleneksel olmayan güvenlik alanlarında işbirliği için güvenlik diyaloğu.
• Filipinler ile ittifak: Güney Çin Denizi’nde Çin’in artan iddiasına karşı Filipinler’de askeri üslerin yeniden etkinleştirilmesi dâhil, Karşılıklı Savunma Antlaşması’nın güçlendirilmesi.
• FONOP (Seyrüsefer Özgürlüğü Operasyonları): ABD Donanması’nın Çin’in toprak iddialarını meydan okumayı amaçlayarak, Güney Çin Denizi’nde Çin’in hak iddia ettiği adalara yakın bölgelerde yürüttüğü deniz ve hava operasyonları.
Ayrıca ABD, Tayvan’a gelişmiş silahlar sağlayarak desteğini sürdürmekte ve adaya olası bir Çin askeri müdahalesine ilişkin sık sık kamuya açık uyarılar yapmaktadır.
Çin ise ABD emperyalizminin kuşatma politikasına, iç ve dış ekonomi ile uluslararası ilişkiler alanlarını kapsayan eylem ve politikalarla karşı koymaktadır.
Küresel sahnede varlığını ve ilişkilerini genişletmek için çalışmaktadır. Kuşak ve Yol Girişimi, Asya, Afrika, Latin Amerika ve Avrupa’da altyapıya (limanlar, trenler, yollar) milyarlarca dolarlık yatırımlar yapmasını; kaynakları ve tedarik zincirlerini güvenceye almasını ve ürünleri için yeni pazarlar oluşturmasını sağlamaktadır.
Son yıllarda Rusya ile siyasi bağlarını ve ekonomik-finansal işbirliğini güçlendirmiştir ve iki ülke birlikte BRICS’in faaliyetlerini kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda yönlendirmektedir. Her iki ülke, ABD emperyalizminin hâkim olduğu uluslararası düzeni “reforme etme” ve onun yerine daha fazla etki kurma hedefini paylaşmaktadır.
Çin, yoğun bir bölgesel işbirliği yürütmekte; Bölgesel Kapsamlı Ekonomik Ortaklık (RCEP) gibi ticari ve ekonomik anlaşmaları teşvik ederek Asya-Pasifik ekonomisinde merkezi konumunu pekiştirmeye çalışmaktadır.
Diğer ülkelerle birlikte uluslararası ticari işlemlerde dolar bağımlılığının azaltılmasını ve yuan/renminbi kullanımını teşvik etmektedir.
Gerilim odaklarında Çin, güç gösterileri ve hukuki tedbirlerle yanıt vermekte; askeri alanda da faaliyet göstermektedir. Güney Çin Denizi’ndeki yapay adaların askerileştirilmesini teşvik etmekte ve Tayvan üzerindeki toprak iddialarını güçlendirmek için askeri, diplomatik ve ekonomik baskıyı sürdürmektedir. Yakın zamanda, 3 Eylül 2025’te Çin özellikle askeri sanayideki teknolojik gelişmeleriyle büyük savaş kapasitesini sergilemiştir.
2025 için 270 milyar dolarlık askeri bütçeyle Çin, askeri harcamada ikinci sırada; aynı yıl için 962 milyar dolara ulaşan bütçesiyle ABD birinci sıradadır.
Avrupa Birliği ülkeleri, önceki on yıllara kıyasla dünya sahnesinde göreli ağırlık ve etkilerini kaybetmiştir. Bu mutlak bir kayıp değildir; AB bir bütün olarak hâlâ önemli bir güçtür.
Avro Bölgesi’nin GSYH büyüme oranı, ABD ve Çin’inkinden sürekli olarak daha düşük olmuştur. Bu durum, AB’nin dünya GSYH’sindeki payının azalmasına yol açmaktadır. AB, yapay zekâ ve yarı iletkenler gibi kilit teknolojilere yatırımda geride kalmış; ABD’ye kıyasla daha düşük işgücü verimliliğiyle karşı karşıya kalarak uzun vadeli rekabet gücünü zayıflatmıştır.
Ukrayna’nın işgali ve pandemi sonrasında yaşanan enerji krizi ve tedarik zincirlerindeki ani kesintiler, AB’nin kırılganlığını ve dış enerji/ham madde kaynaklarına bağımlılığını ortaya koymuş; küresel müzakere pozisyonunu zayıflatmıştır.
Afrika, Latin Amerika ve Asya’da Avrupa; Çin, Rusya, Türkiye ve hatta Hindistan karşısında etkisi azalmaktadır; bu ülkeler ekonomik ve siyasi varlıklarını genişletmiştir.
Ukrayna savaşı, AB’nin ABD’nin jeopolitik gündemine tabi oluşunu yeniden teyit etmiştir; Washington’un hâkim olduğu NATO, Avrupa’nın askeri eylem yönünü belirlemeyi sürdürmektedir. ABD baskısı altında savunma bütçeleri önemli ölçüde artırılmış ve önümüzdeki yıllarda askeri harcamayı yükseltme taahhüdü verilmiştir. Buna rağmen, özellikle ekonomik, ticari, enerji ve diplomatik alanlarda AB ile üye devletleri ve bizzat ABD emperyalizmi arasında önemli çelişkiler sürmektedir. Almanya, ABD’den uzaklaşmadan ve hele hele onunla çatışmadan, durumu kendi yararı için değerlendirmeye çalışmaktadır.
Fransa ve Almanya’daki bazı çevreler, tam anlamıyla var olmayan fakat ABD ile görüş ayrılıklarını ifade eden bir “Avrupa stratejik özerkliği” ihtiyacından söz etmektedir. Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron NATO içinde bir Avrupa sütununun güçlendirilmesini savunmaktadır; Polonya ve Baltık ülkeleri gibi bazı ülkeler ise daha saldırgan bir tutum sergileyerek Rusya’ya karşı ortak bir yanıtı desteklemektedir.
Ukrayna savaşı bağlamında AB’de yaşamın militarizasyonu derinleşmiş; ekonomik, kurumsal, bütçesel, kültürel vb. alanları kapsar hale gelmiştir.
Üye devletlerin çoğu savunma bütçelerini sürekli artırmakta; birçok ülke askeri harcamada GSYH’nin %2’si hedefini benimseyerek NATO’nun dayattığı standartlara uyum sağlamaktadır; AB ise askeri Ar-Ge için kendi fonlarını ayırmaktadır ki bu, on yıl önce benzeri görülmemiş bir durumdur.
NATO temel güvenlik çerçevesi olmaya devam etse de AB kendi mekanizmalarını oluşturmuştur: 2017’de başlatılan Daimi Yapılandırılmış İşbirliği (PESCO) onlarca ortak savunma projesini (askeri hareketlilik, dronlar, komuta sistemleri, deniz gözetimi vb.) bir araya getirmektedir; Avrupa Savunma Fonu (EDF) silah ve askeri teknoloji geliştirmeyi ve savunma inovasyon projelerini finanse etmektedir; AB Askeri Planlama ve Yürütme Yeteneği (MPCC) ise Avrupa düzeyinde bir karargâhın embriyonik yapısı olarak görev yapmakta ve yurt dışındaki askeri misyonları yönetmektedir.
BRICS+ grubunun gelişimi bazı kesimlerde beklentiler yaratmaktadır. Günümüzde önemli bir ekonomik ve siyasi ağırlığa sahiptir ve önümüzdeki yıllara dair projeksiyonlar daha da büyüktür.
BRICS+ ülkeleri dünya nüfusunun %55,61’ini temsil etmektedir; Satın Alma Gücü Paritesine göre dünya GSYH’sinin %42’sine ve küresel ticaretin %40’ına katkı sağlamaktadır. Nominal GSYH bakımından G7’yi (Kanada, Fransa, Almanya, İtalya, Japonya, Birleşik Krallık ve ABD) az bir farkla aşmaktadır. Bu grubun gücü başlıca Çin’in varlığından kaynaklanmaktadır.
G7’nin %2’sine kıyasla yıllık %4’ün üzerinde potansiyel büyüme oranını koruyacakları; böylece küresel ekonomideki paylarını daha da artıracakları tahmin edilmektedir.
Bu grubun ortaya çıkışı, kapitalist gelişme ve birikim sürecinin içkin dinamiklerine dayanmaktadır. Bu, revizyonizm ve reformizmin bazı kesimlerinin sunduğu gibi halklar için bir “alternatif kalkınma modeli” değildir; hele hele “anti-emperyalist” bir ittifak hiç değildir. ABD’nin hegemon güç rolünü oynadığı bir dünyada, yatırımlarını genişletmek, pazarları kontrol etmek, ham maddelere erişmek ve birikim alanlarını büyütmek isteyen devletlerin ve ekonomik grupların bir ortaklığıdır.
İçinde gerilimler ve anlaşmazlıklar bulunmaktadır. Rusya ve Çin grubu kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda yönlendirmektedir; Hindistan, grubun Çin ve Rusya tarafından araçsallaştırılmasının kendi çıkarlarını zedelemesinden endişe etmektedir ve bu tek örnek değildir. Üye ülkeleri, ortak uluslararası senaryo içinde etkilenen özgül çıkarlar birleştirmektedir.
Bu grupta üyelerin özel ihtiyaçları, Çin ve Rusya gibi emperyalist güçlerin jeopolitik projeleriyle birleşmektedir. Bu nedenle BRICS ile Batı arasındaki gerilimler, emperyalistler arası çelişkilerin bir tezahürü olarak anlaşılmalıdır.
Dünya ekonomisi yavaş bir büyüme temposunu sürdürmektedir. 2025 için bazı öngörülerin belirttiği küresel resesyon gerçekleşmemiştir; ancak büyüme hâlâ pandemi öncesi oranların altındadır.
IMF, Dünya Bankası ve UNCTAD gibi uluslararası kuruluşlar 2025 ve 2026 için %3,0 ile %2,7 arasında değişen düşük büyüme oranları öngörmektedir.
En gelişmiş kapitalist ekonomiler (ABD, Avro Bölgesi, Japonya, Kanada, Birleşik Krallık) için en düşük büyüme oranlarını öngörmektedir: 2025 ve 2026 için sırasıyla %1,5 ve %1,6.
Avro Bölgesi’nde resesyon riski sürmektedir; öngörülen büyüme %0,8–%1,0 olup “teknik durgunluk” olarak bilinen sınıra yaklaşmaktadır. Almanya’nın bu durumdaki sorumluluğu büyüktür: 2024’te ekonomisi resesyona girmiştir (-%0,2) ve bu yıl için büyüme projeksiyonu yalnızca %0,1’dir. Almanya, Avrupa’nın sanayi motoru olarak görülmektedir.
En yüksek büyüme —Hindistan ve Çin’in öncülüğünde— yine Asya’nın “yükselen ekonomileri”nde yoğunlaşmaktadır (2025’te %4,1 ve 2026’da %4,0).
Sanayi üretiminin seyrine ilişkin kaynaklar arasında tam bir uzlaşı olmasa da 2025 için ılımlı bir büyüme öngörülmektedir. Bazı tahminler bunu %2 ile %3 arasında konumlandırmakta; en gelişmiş kapitalist ekonomiler arasındaki çatışmaların sürmesi ya da tedarik zincirlerinde yeni kesintiler yaşanması durumunda aşağı yönlü riskler bulunduğunu belirtmektedir. Arka plan olarak, sanayi üretimi büyümesinin 2023’te %1–%1,6; 2024’te ise çeşitli kaynaklara göre %1,8–%2,6 aralığında olduğu dikkate alınmalıdır.
DTÖ’ye göre dünya mal ticareti hacmi 2025’te %2,4 büyüyecektir; ancak bunun pek olası olmadığı belirtilmektedir. Önceki tahminler, bu yıl için %0,9 ve 2026 için %0,5 büyüme öngörmekteydi. 2025 öngörüsündeki sıçrama, frontloading’in (tarife artışları öncesinde ithalatın öne çekilmesi) etkilerinden kaynaklanmaktadır; fakat yeni tarifeler tam olarak yürürlüğe girdiğinde bu etki 2026’da ortadan kalkacaktır.
İşçilerin yaşam koşullarında iyileşme görünmemektedir. Bazı bölgelerde ücretlerin satın alma gücünün düşmesi, işin giderek güvencesizleşmesi, iş kayıpları ve zorunlu göç gibi etkenler nedeniyle koşullar daha da kötüleşecektir.
Mayıs ayında Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO), bu yıl için küresel istihdam büyümesi öngörüsünü %1,7’den %1,5’e düşürmüştür. Küresel işsizlik oranının %5 civarında kalacağı tahmin edilse de işin niteliği, ücret düzeyi ve istikrar büyük bir sorundur.
İstihdam, işsizlik ve eksik istihdam düzeylerinde bölgelere, gelişmişlik seviyelerine ve nüfus gruplarına göre belirgin farklar vardır. Genç işsizliği yüksektir ve %12–%13 aralığında kalacaktır. Latin Amerika ve Karayipler gibi bölgelerde kayıt dışı istihdam oranları birçok ülkede %50’yi aşmaktadır. 2024’te dünya genelinde çalışma çağındaki kadınların yalnızca %46,4’ü istihdamdayken, erkeklerde bu oran %69,5’tir.
ABD’nin tarife politikası on binlerce işin sürmesini tehlikeye atmaktadır. ILO, 71 ülkede yaklaşık 84 milyon işin doğrudan ya da dolaylı biçimde ABD tüketim talebine bağlı olduğunu tahmin etmektedir. Asya-Pasifik bölgesi bu işlerin 56 milyonunu barındırmaktadır. Kanada ve Meksika en yüksek “tehlikede olan iş” oranına sahiptir (%17,1).
Teknolojik ilerleme, özellikle yapay zekânın üretim süreçlerine sokulması, üretici güçlerin gelişimini iş verimliliğini artırmaya ve artı-değer sömürüsünü yükseltmeye yöneltmektedir. Kapitalistlerin elinde yapay zekâ, çalışma süresini azaltmak ya da işçi sınıfının yaşamını iyileştirmek için değil; işgücü maliyetlerini düşürmek, üretim süreci üzerindeki denetimi yoğunlaştırmak ve kapitalistler arası rekabeti keskinleştirmek için işlevseldir. Canlı emeğin ölü emekle ikame edilmesi yönündeki tarihsel eğilimi hızlandırarak yapısal işsizliği üretmekte ve sanayi yedek ordusunu büyütmektedir; bu da ücretleri aşağı yönlü baskılamakta ve çalışma koşullarını daha da güvencesizleştirmektedir.
Ayrıca yapay zekâ ideolojik ve disipliner bir araca dönüşmektedir. Dijital platformlar, algoritmik gözetim ve otomatik iş yönetimi, işçilerin tempo, hareket ve davranışları üzerinde daha kapsamlı bir kontrol sağlarken; sürekli, tam zamanlı işler yerine kısa süreli “bağımsız” sözleşmeler ya da parça başı/görev bazlı çalışma gibi yeni sömürü biçimlerini güçlendirmektedir.
Bu durum, işçi hareketini, sermayenin dayattığı yeni iş örgütlenmesi biçimlerine etkili biçimde karşı koyabilecek örgütlenme ve mücadele biçimleri geliştirmeye zorlamaktadır.
Aynı zamanda bu teknolojiler, yüz tanıma ve diğer gözetim sistemleri gibi kitlelerin geniş ölçekte denetlenmesine yönelik mekanizmaları ilerletmeyi de mümkün kılmaktadır. Yapay zekâ gelişiminin ilk hedefinin askeri alan olması tesadüf değildir: araştırma ve finansmanı savunma ihtiyaçları ve jeopolitik rekabet tarafından güçlü biçimde teşvik edilmiştir. Bugün Çinli ve ABD’li büyük teknoloji tekelleri bu stratejik sektöre hâkimdir.
Gezegenin yaşadığı hızlanmış çevresel bozulma kapitalist sistemin sorumluluğudur. Bugün bu, eşi görülmemiş sıcak hava dalgaları, yıkıcı seller, devasa orman yangınları ve hızlanan biyolojik çeşitlilik kaybı gibi giderek daha aşırı iklim düzensizlikleri olarak görünmektedir. Bu olgular izole olaylar ya da basit “doğal döngüler” değildir; kaynakların sınırsız sömürüsüne ve dizginsiz birikime dayanan bir ekonomik modelin doğrudan sonucudur. En gelişmiş kapitalist ülkeler tarihsel olarak sera gazı emisyonlarının, fosil enerji tüketiminin ve kirletici sanayi genişlemesinin başlıca sorumluları durumundadır. Dünya nüfusunun azınlığını oluştursalar da ekolojik ayak izinin büyük kısmını yoğunlaştırmış ve zenginliklerini gezegenin sınırlarını görmezden gelen bir üretim kalıbı üzerinde inşa etmişlerdir.
Bu politikanın icracı kolu, ekonomik ve siyasal güçleri sayesinde kârları uğruna son derece kirletici uygulamaları dayatabilen tekeller ve büyük çokuluslu şirketlerdir. Enerji, madencilik, tarım-sanayi ve ulaştırma sektörlerindeki şirketler ekosistemlerin yıkımında, kitlesel ormansızlaşmada, kirletici altyapıların genişletilmesinde ve derin çevre politikalarının sistematik biçimde engellenmesinde başat rol oynamıştır. Çevresel maliyetleri topluluklara ve en kırılgan ülkelere dışsallaştırırken, doğal afetleri yoğunlaştıran ve küresel iklim krizini derinleştiren bir yağmacı madencilik modeli sürdürmektedirler.
Nadir toprak elementleri sömürüsü sözde “yeşil kapitalizm” denilen şeyin derin çelişkisini açığa çıkarır: çevre krizini doğuran birikim mantıklarını sorgulamadan ekolojik bir geçiş vaat eder. Elektrikli otomobiller, yüksek kapasiteli bataryalar ya da rüzgâr türbinleri gibi “temiz” teknolojilerin üretimi; ekosistem yıkımı, toprak ve su kirliliği ve bağımlı ülkelerde kötüye kullanım içeren çalışma koşullarıyla elde edilen minerallerin yoğun biçimde çıkarılmasına dayanır. Böylece sürdürülebilirlik söylemi altında büyük güçler ve şirketler çevresel ve toplumsal maliyetleri başka bölgelere aktarır; kendilerini iklim lideri olarak sunarken yeni-sömürgeci ilişkileri yeniden üretirler. Özgürleştirici bir alternatif olmaktan uzak olan bu “yeşil kapitalizm”, yeni el koyma biçimlerini gizler ve saldırgan madenciliğe bağımlılığı derinleştirir; ekonomik sistemin temelleri dönüşmeden çevresel adaletin olmayacağını gösterir.
Sağ, aşırı sağ, ultra muhafazakâr, faşist ve proto-faşist güçler dünyanın birçok bölgesinde mevzi kazanmaya devam etmektedir. Bu, birkaç yıldır var olan bir eğilimdir ve bugün daha saldırgan biçimde ortaya çıkmaktadır.
Büyümelerinin açıklaması, uluslararası burjuvazinin en gerici kesimlerinin kapitalist-emperyalist sistemin bizzat yarattığı ekonomik ve toplumsal sorunları (iş kayıpları, göç, çokkültürlülüğün gelişimi ve cinsel/toplumsal cinsiyet/yaş vb. haklar için mücadele eden hareketlerin ortaya çıkışı gibi) manipüle edip kendi çıkarına kullanabilme kapasitesinde yatmaktadır.
Özellikle Avrupa ve ABD’de bu sağ partiler, göçü ve çok-kültürlülüğü ulusal kimlik ve güvenliğe yönelik varoluşsal tehditler olarak sunmayı başarmıştır. Şovenist milliyetçiliği teşvik eder, kültürel çeşitliliği reddederler. Göçmenleri “günah keçisi” olarak kullanır; ekonomik ve toplumsal sorunlardan ve hatta suçtan onları sorumlu tutarlar.
Güney Amerika’da bu siyasal akımlar açık bir antikomünist söylemi; neoliberal ilkelerin (Arjantin ve Ekvador örneklerinde olduğu gibi) hararetli savunusunu; ABD emperyalizminin yüceltilmesini; sol partiler ve hareketler ile halk örgütlerinin eylem ve mücadelesinin kriminalize edilmesini sürdürmektedir.
Bu güçler, açıkça işçilerin ve halkların demokratik haklarına, sendikal örgütlere ve sol partilere karşı hareket ederler. Hatta gerici siyasal projelerini dayatabilmek, üretimde kâr oranını yükseltecek koşulları kolaylaştırmak için burjuva demokrasisinin kurumlarına bile saldırırlar.
Ultra muhafazakâr güçler ve faşizm, işçiler ve halklar için ağır bir tehlikedir; buna işçi ve halk hareketinde birlik politikasıyla ve demokratik ve sol siyasi örgütlerle karşı koymalıyız.
Reformist partiler ve “ilerici” olarak sınıflandırılan hareketler alan kaybetmiştir; ancak farklı bölgelerde nüfusun önemli kesimleri üzerinde kayda değer bir etkiyi hâlâ sürdürmektedir. Kitleleri aldatma kapasiteleri; neoliberal modeli, vahşi ve insanlık dışı kapitalizmi eleştiren bir retoriğe ve sol söylem ögeleri kullanarak işçi sınıfı ile yoksul kesimlerin bazı bölümlerinden destek almalarına dayanır.
Toplumun ekonomik, siyasal ve toplumsal düzlemlerini kapsayan büyüyen bir militarizasyonu yaşanmaktadır. Çoğu ülke, bütçelerini, kamu politikalarını ve yönetim biçimlerini çatışma hazırlıklarına tabi kılmakta; baskı aygıtlarını güçlendirir ve protestoyu kriminalize ederken daha önce sivil yaşama ait olan alanlarda askeri varlığı olağanlaştırmaktadır.
Bu olgu özellikle en gelişmiş kapitalist ülkelerde belirgindir: askeri güç yalnızca dış politikanın merkezi bir bileşeni değil, iç düzenin de kurucu bir unsurudur. Militarizasyon, savunma bütçelerinin büyütülmesi ya da silahlı aygıtların güçlendirilmesiyle sınırlı değildir; devletlerin, medyanın ve büyük şirketlerin algıları, davranışları ve toplumsal öncelikleri güvenlikçi mantıklar temelinde biçimlendirme tarzında da kendini gösterir.
ABD, AB, Japonya, Çin, Rusya ve diğer emperyalist ve gelişmiş kapitalist ülkelerde askeri harcamaların sürekli artışı bunun açık bir işaretidir. Son on yıllarda ve özellikle Ukrayna savaşı, Pasifik’teki gerilimler ya da Çin’in yükselişi gibi gelişmelerin ardından Batılı kapitalist ülkeler GSYH’lerinin artan oranlarını askeri teçhizata, teknolojik modernizasyona ve NATO gibi stratejik ittifakların güçlendirilmesine ayırmıştır.
Aynı zamanda militarizasyon ülke sınırları içinde de ilerlemektedir. Askeri kökenli silah ve taktiklerle donatılmış, yüksek ekipmanlı polis güçlerinin artan varlığı, dünyanın birçok şehrinde giderek daha belirgin bir özellik haline gelmiştir. Örneğin ABD’de yerel polis teşkilatlarına askeri ekipman transferi, giderek muharip birliklere benzeyen güvenlik güçlerinin ortaya çıkmasına yol açmıştır. Bu durum, halk üzerinde, aşırı gözetimin normalleşmesi, toplumsal protestonun bastırılması ve iç çatışmanın savaş araçlarıyla yönetilmesi gerektiği algısı türünden doğrudan etki yaratmaktadır.
Kültürel düzeyde militarizasyon, eğlence, eğitim ve reklam yoluyla işler. Hollywood ve video oyunları gibi endüstriler, askeri-endüstriyel komplekslerle yakın ilişki içindedir; savaşı, savaş kahramanlığını ve teknolojik üstünlüğü yücelten anlatıları yeniden üretir. Asker figürü düzenin, güvenliğin ve vatanseverliğin sembolü olarak sunulur; jeopolitik çatışmalar ise askeri müdahaleleri veya yurt dışı üslerin genişlemesini meşrulaştıracak şekilde basitleştirilir. Bu kültürel nüfuz, insanların uluslararası gerilimlere karşı gücü “doğal” ya da “kaçınılmaz” bir yanıt olarak görmesine katkıda bulunur.
Son olarak, militarizasyon ekonomik biçimler de alır. Askeri-endüstriyel kompleks, çağdaş kapitalizmin en kârlı sektörlerinden biridir. Silah, gözetim sistemleri ve çift kullanımlı teknoloji geliştiren şirketler, milyarlarca dolarlık sözleşmeleri güvenceye almak için hükümetler üzerinde baskı kurar. Devlet ile sermaye arasındaki bu ittifak, savaşı ve savaşa hazırlığı ekonomik bir motor haline getirir; toplumsal öncelikleri çarpıtır ve sağlık, eğitim, konut veya iklim değişikliğiyle mücadele için kullanılabilecek kaynakları başka yöne saptırır.
Dünya, işçilerin, gençliğin ve halkların mücadelesinde bir yükselişe tanıklık etmektedir. Kitle mücadelesinin kapsam, kitlesellik ve mücadelecilik açısından giderek büyüdüğü bir dönemi yaşıyoruz; bu, on yılı aşkın süredir en yoğun dönemdir. Bu gelişmeler, işçi sınıfı ile gençliğin geçen yüzyılın sonlarına kadar sahip olduğu siyasal rolü yitirdiğini “kanıtlamaya” çalışan burjuva, revizyonist ve reformist teorileri boşa çıkarmıştır.
Tüm kıtalarda hükümetlerin kemer sıkma politikalarına, yönetenlerin yolsuzluğuna, savaşa karşı ve barış için, Filistin halkıyla dayanışma içinde, ülkelerin egemenliğini ihlal eden çeşitli müdahale biçimlerine —Donald Trump’ın dayattığı gümrük tarifeleri yoluyla yapılanlar dâhil— karşı; ücret, sağlık, eğitim, konut, demokratik ve siyasal haklar gibi somut talepler için kitlesel protesto eylemleri yaşanmaktadır. ABD’de bile göçmenlere karşı uygulanan yabancı düşmanı politikalara ve İsrail’in Nazi-Siyonist devletiyle birlikte Gazze’deki ilhakçı askeri eylemlere karşı büyük protestolar vardır.
Bu mücadeleler sektör grevleri, ulusal genel grevler, sokak gösterileri ve halk ayaklanmaları biçimini alıyor; hem somut talepler ileri sürüyor hem de siyasal bayrakları yükseltiyor.
Filistin halkıyla dayanışma ve İsrail Siyonizminin işlediği soykırımın kınanması, özellikle gençler olmak üzere dünya çapında milyonlarca kadın ve erkeği harekete geçirmiştir.
İtalya’da işçilerin genel grev ve sokaklarda kitlesel gösterilerle verdiği yanıt tarihsel niteliktedir. Bu mücadelenin en önemli yönlerinden biri, liman işçilerinin İsrail’e giden ve İsrail’den gelen yükleri elleçlemeyi reddetmesiydi. Bu örnek diğer ülkelere de yayılmıştır.
İtalya’daki grev, siyasal, anti-emperyalist ve enternasyonalist mücadelenin bir ifadesi olmuştur.
Neredeyse tüm Avrupa’da bütçe kesintilerine, ekonominin militarizasyonuna, ücret talepleri için ve hayat pahalılığına karşı; ayrıca işçi haklarını savunmak ve çevrenin korunması gibi küresel nedenler için kitlesel protesto eylemleri gerçekleşmiştir.
Fransa, Almanya, Avusturya veya Türkiye’de olduğu gibi aşırı sağ partilere karşı kitle eylemleri de yapılmış; Brezilya’da ise Jair Bolsonaro’nun darbe girişimleri nedeniyle mahkûm edilmesi talep edilmiştir. Bu, ultra muhafazakâr, aşırı sağ ve faşist karakterli partilerin yükselişinin yarattığı tehlike karşısında halkta mevcut kaygıyı göstermektedir.
Gençliğin işçi ve halk mücadelesine katılımı, özellikle açık siyasal içerik taşıyan öğrenci mobilizasyonlarında dikkat çekici boyutlara ulaşmaktadır. Nepal, Fas, Endonezya, Peru, Myanmar, Arjantin, Panama, ABD, Tayland, Kenya, Mali, Güney Afrika, Madagaskar, Türkiye vb. ülkelerde yaşanan kitlesel eylem ve halk ayaklanmalarında gençliğin —özellikle öğrenci hareketinin— mücadeleci niteliği öne çıkmaktadır. Birçok ülkede gençlik, yolsuzlukla mücadele ederek ve demokratik hakları savunarak siyasal bayraklar yükseltmiştir. Nepal ve Peru’da sırasıyla Eylül ve Ekim’de hükümetlerin düşmesinde başat güç olmuştur. Ancak Nepal’de gençlik hareketinin sağ tarafından açık biçimde kullanıldığı da belirtilmelidir.
Birçok bölgede kırsal işçilerin ve yerli halkların mücadelesi de öne çıkmaktadır. Hindistan, Brezilya, İran, El Salvador, Peru, Sudan ve Kenya’da kendi özgül talepleri için kitlesel protesto eylemleri yaşanmıştır.
Latin Amerika’da yerli halklar, ulusal hakları için mücadelede; büyük maden ve petrol projelerine karşı suyu ve çevreyi savunmada önemli bir öncülük sürdürmektedir.
İşçiler, gençlik, kadınlar ve halklar, burjuvazinin ve hükümetlerinin uyguladığı politikalara ve egemen kapitalist-emperyalist sistemin doğasına içkin sonuçlara karşı mücadele etmektedir. Bu mücadelelerde sistemden duyulan hoşnutsuzluk ve reddiye ifade edilirken, aynı zamanda değişim arzusu da ortaya konulmaktadır.
Emperyalizm ve uluslararası burjuvazinin güçlü ideolojik ve siyasal saldırısı, emekçi kitleleri etkilemektedir. Sonuç, özellikle pragmatizm, hazcılık, bireycilik, tüketimcilik vb. eğilimlere kazanılmış gençler arasında daha büyük ideolojik ve siyasal dağınıklıktır; bu da devrimci siyasal faaliyeti zorlaştırmaktadır.
Bu saldırı, çok çeşitli araç ve yöntemlerden yararlanılarak yürütülmektedir; egemen sınıfın ideolojik tahakkümünün bir parçasıdır.
İletişim teknolojilerinin (telematik, sosyal ağlar ve diğer sanal platformlar) gelişimi, burjuva değerlerin yayılmasını, burjuva ideolojik kavrayışların pekişmesini ve insanların kendi gerçekliklerinden yabancılaşmasını kolaylaştırmaktadır.
İnternetteki mesaj bolluğu, insanların artık daha iyi bilgilendiği yanılsamasını yaratmaktadır. Sahte haberler, çöp bilgi yaygındır; bunlar, “gizli gerçeklikleri ortaya çıkaran” yenilikçi ölçütler sunuyormuş gibi tüketilmektedir.
Neoliberal bilgi dünyası özgürlük dünyası olarak sunulur; oysa gerçekte bir egemenlik aracıdır.
Bunlar ne bu alanda ne de toplumun başka bir alanında teknolojik gelişmeyi mahkûm etmemize yol açmamalıdır. Bu ilerlemeleri ve araçları, devrimci fikirlerimizi, kavrayışlarımızı ve politikamızı yaymak için kullanmak ve değerlendirmekle yükümlüyüz. Bunlar, kendi ideolojik ve siyasal saldırımızı geliştirmek için araç olabilir ve olmalıdır.
Son yıllarda sağ ve aşırı sağ “kültür savaşı” denilen şeyden söz etmektedir; bu, toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında gerici bir saldırıyı meşrulaştırmanın aracı olarak işlev görmektedir. Gelenek, aile ve ulusal kimliği savunmak adına bir mücadele verdiklerini iddia ederler; oysa gerçekte feminist, yerli, sendikal, LGBTI ve anti-ırkçı hareketlerin kazandığı demokratik ilerlemeleri geri çevirmeyi hedeflerler. Toplumu kutuplaştırmak ve muhafazakâr değerler etrafında disiplinli bir siyasal taban konsolide etmek için bu hareketleri dış tehdit ya da “iç düşman” olarak sunarlar.
Bu söylem yalnızca fikir üretimini kontrol etmeyi değil, aynı zamanda emekçi kitleleri gerçek ekonomik çatışmalardan —sömürü, güvencesizleşme ve servetin artan yoğunlaşması— uzaklaştırmayı da amaçlar. Kapitalist düzeni savunmaya, demokratik hakları aşındırmaya ve giderek daha gerici ve otoriter projeler için koşullar hazırlamaya dönük bir siyasal stratejidir.
Bilime yönelik kuşkuları da teşvik eder ve anti-bilimsel bakış açılarını yayarlar; bilimi “beyin yıkama/ideoloji” olarak sunar ve mutlak doğru, evrensel ya da nesnel bilginin olmadığını; her bilginin üretildiği kültürel, toplumsal, tarihsel ya da bireysel bağlama bağlı olduğunu ileri sürerler.
Sözde solcu bir söylem kullanarak kapitalist sisteme işlevsel görüş ve politikaları teşvik eden revizyonizm ve reformizm kaynaklı “teoriler” ve bakış açıları da burjuva ideolojik saldırının bir parçasıdır.
Azımsanmayacak sayıda işçi, genç ve kadın emekçi kesim, bu çizgilerin ağına düşmekte ve —yanlış biçimde— toplumun devrimci dönüşümünü hedefleyen hareketlere katıldıklarını sanmaktadır.
Partilerimiz, bunun aynı büyük burjuvazinin fraksiyonlarına karşı yürütülen ideolojik ve siyasal mücadelenin bir parçası olduğunu kavrayarak bu konumları teşhir etmelidir.
Mevcut siyasal tablo, partilerimizin devrimci faaliyeti için daha elverişli koşullar sunmaktadır. İşçiler, köylüler, gençler ve emekçi sınıflardan kadınlar bugün kapitalizmin insanlığa ne sunduğunu açıkça görmelerine imkân veren bir gerçeklikle karşı karşıyadır.
Görünür ve inkâr edilemez bu gerçeklik, partilerimiz ve örgütlerimiz tarafından devrimin güçlerini inşa etmek ve kitlelerin devrimci bir hareketini oluşturmak üzere değerlendirilmelidir; bu, proletaryanın toplumsal devriminin zaferi için temel bir unsurdur.
Kitlelerin yeni ve büyük bölümlerinin, mücadelenin talep ve hakları elde etmenin, burjuvazi ve emperyalizmin planlarını durdurmanın yolu olduğunu anlaması ve mücadeleye katılması çok önemlidir. Ancak devrimci öncünün bu mücadelelerin içinde örgütleyici ve yönlendirici olarak bulunmaması halinde, mücadeleler sendikalizmin dayattığı sınırları ve kitle mücadelesini sınırlamak için burjuva ve reformist parti ve hareketlerin bilinçli olarak yönlendirdiği eylem çizgisini aşamayacaktır.
İşçi sınıfı, gençlik, emekçi sınıf ve tabakaların kadınları ve halklar, kurtuluşlarını elde etmek için yasal ve yasadışı tüm mücadele biçimlerine dayanmak zorunda olduklarını kavramalıdır. Proletaryanın partisi, bu mücadele biçimlerinin tümünü örgütlemekle yükümlüdür.
Partilerimiz hem bulundukları ülkelerde hem de uluslararası sahnede daha öncü bir rol üstlenmekle sorumludur. Bu rolü üstlenmek için Marksist-Leninist ilkelere dayalı doğru yönelim ve politikalar belirlemek zorunludur; ancak bu yetmez. Bu politikayı hayata geçirecek yeterli güce sahip olmak gerekir ve bu güç, politikamızın etkisiyle harekete geçen sömürülen ve ezilen işçi, köylü, gençlik ve emekçi sınıf ve tabakalardan oluşan kitlelerden gelir.
Partilerimiz sayısal olarak büyüdükçe yeni ve daha geniş kitle kesimlerine ulaşacağız. Yeni komünistlerin kazanılması, örgütlerimizin öncelikli görevlerinden biri haline gelmelidir.
İşçi sınıfını, gençliği ve emekçi kadınları devrim mücadelesine çekebilmek için; politikamızın, program tezlerimizin ve dünya ile toplumun karşı karşıya olduğu çeşitli sorunlara dair görüşlerimizin yoğun ve sistematik biçimde yayılmasını ilerletmek şarttır. Sürekli propaganda yapmayan ve eylemini tanıtmayan bir Marksist-Leninist parti düşünülemez. Bu bakımdan basılı gazete temel bir rol oynar; çünkü kitlelerle doğrudan temas kurmayı ve fiziksel olarak anında ilişki yaratmayı sağlar.
Dünya siyasal tablosu, emperyalizme ve uluslararası burjuvazinin politikalarına karşı mücadele etmek isteyen toplumsal ve siyasal güçlerle birlik çalışmasını derinleştirmeyi gerektirir. Bulunduğumuz yerlerde ve uluslararası nitelikte girişimler aracılığıyla somut eylem ve mücadelelerle ifade edilecek uluslararası bir anti-emperyalist ve anti-faşist cephe oluşturmak için çalışıyoruz.
Anti-emperyalist mücadele bugün özel bir önem kazanmaktadır; çünkü ABD emperyalizminin -halkların başlıca düşmanının- saldırganlığının arttığı bir döneme ve yeni bir dünya savaşı tehlikesine işaret eden emperyalistler arası çelişkilerin keskinleşmesine tanıklık ediyoruz.
Daha önce de söyledik: Bir emperyalizme dayanarak başka bir emperyalizme karşı çıkılamaz. Gerçek bir anti-kapitalist ve anti-emperyalist tutum böyle ifade edilir.
Proletaryanın kapitalist-emperyalist sisteme karşı uluslararası mücadelesi her ülkedeki sınıf karşılaşmasında kendini gösterir; ancak uluslararası nitelikteki eylem ve mücadelelerle bağlantılı olmalıdır. İşçi sınıfı ve halklar, kurtuluşlarını kazanma mücadelesinde sınıf bağımsızlığı politikasını sürdürmelidir.
XXX. Genel Kurul Oturumu
Uluslararası Marksist-Leninist Parti ve Örgütler Konferansı (CIPOML)
Kasım 2025
Başvurulan kaynaklar:
- ABD Başkanı Donald Trump’ın tarifelerinin ekonomik etkileri (10 Nisan 2025)
- “Yapay zekâ malları ve önden yükleme 2025’te dünya ticaretini artırıyor; ancak 2026 için görünüm kasvetli” (DTÖ) https://www.wto.org/english/news_e/news25_e/stat_07oct25_e.htm?utm_source=chatgpt.com
- “Hegemonya ve emperyalist hegemonyanın mücadelesi”, Alejandro Ríos (Ağustos 2025)
- Dünya Ekonomik Görünüm (IMF) raporları
• Dünya İstihdam ve Sosyal Görünüm Trendleri 2025 (ILO)
https://www.ilo.org/sites/default/files/2025-01/WESO25_Trends_Report_EN.pdf?utm_source=chatgpt.com
